Sayfalar

25 Ocak 2011 Salı

Kusursuz Oyun: Satranç


Ben bir ‘oyun’ aşığıyım. Her türlü oyunu oynamak hem hoşuma gider hem de arkadaşlarla vakit geçirmek için güzel bir bahanedir. Aslında ‘oyun’ kavramını ayrıca sosyolojik olarak incelemek gerekli. Huizinga’nın 1938’de kaleme aldığı ‘Homo Ludens’ kitabını bu bağlamda tavsiye edebilirim. ‘Oyun’ dediğimiz olgunun ne kadar geniş bir çerçevede incelenebildiğini gördüğünüzde şaşıracağınızı da garanti ediyorum. Ancak şimdilik Huizinga’yı bir kenara bırakalım ve bildiğimiz ‘oyun’a dönelim.

Oyun dediğimizde genelde birçoğumuzun aklına masa oyunları ya da kart oyunları gelir. Aslında kart oyunları da masa oyunları kapsamında düşünülebilir, sonuçta kart oyunlarını da genelde masanın üzerinde oynarız! Yazının devamı için biz bu terimlerin İngilizceleri üzerinden bir ayrıma gidelim: ‘Board Games’ (Masa Oyunları) ve ‘Card Games’ (Kart Oyunları).

Masa oyunları ve kart oyunları dendiğinde aklınıza ilk hangi oyunlar geliyor? Satranç, Tavla, Dama, Çin Daması, Domino, Bezik, Okey, Briç, Pişti, 51, King, Monopol, vs. Sadece beş dakika düşünerek belki yüzlercesini sayabiliriz. Peki, o zaman asıl soruya gelelim. Bu oyunların hangisi(leri)nde sanşa hiç yer yoktur? Yani hangi oyun ‘kusursuz’dur?

Eğer yazının başlığını okumadan yazıyı okumaya başladıysanız hala düşünüyor olabilirsiniz; ancak cevap tahmin edebileceğiniz gibi: Satranç!

Satrancı diğer bütün masa ve kart oyunlarından ayıran işte bu ‘ulu’ özelliği sayesinde yüzyıllardır belki de en popüler ve en nefret edilen oyundur. ‘Popüler olması anlaşılır da, niye nefret edelim ki satrançtan?’ diyorsanız, nefretin nedeni aslında popüler olma nedeniyle aynı: Satrançta taşlarınızı dizdiğiniz zaman ve ilk hamleden önce iki kişinin de maçı kazanma ihtimali tam olarak aynıdır!

Burada itirazlar olabileceğini tahmin ediyorum. Tabii ki iki tarafın seviyesi farklı olduğunda bir tarafın kazanma ihtimali diğerinden ciddi şekilde yüksek olabilir. Ancak dikkat etmemiz gereken burada ‘ihtimal’ kelimesidir, ‘şans’ değil. İhtimal tamamen matematikseldir, şans ise hiçbir zaman tam olarak hesaplanamaz.

Önermemi diğer popüler oyunlar üzerinden anlatırsam daha açıklayıcı olacağımı düşünüyorum. Mesela tavlayı ele alalım. Belki geçmişi satrançtan bile eski olan (bu konuda farklı söylentiler vardır) bu masa oyunu aslında çok derin bir strateji üzerine kuruludur. Ancak oyun içerisindeki stratejinizin kapasitesi ancak attığınız zar kadardır, daha fazla değil. Rakibiniz açık verdiğinde attığınız zar işinize yaramazsa bu sizin ‘şans’sızlığınızdandır.

İskambil oyunlarına gelelim. Satrancın kart oyunlarındaki yansıması olarak gösterilen Briç de çok derin stratejiler içeren ve özellikle eşler arasındaki uyumun çok önemli olduğu bir oyundur. Her ne kadar hafızanızı çok iyi kullanabilen ve oyuna açılan kartları sırasıyla sayabilen bir oyuncu bile olsanız, sonuçta kartların oyunculara dağıtılması aşamasında bir ‘şans’ faktörü vardır. Elinize çok iyi bir el de gelebilir, çok vasat bir el de. Siz oyununuzu bu ele göre geliştirirsiniz.

Örnekler uzayabilir. Ama vereceğimiz her örnekte ya bir zar ya da bir kart olacaktır ve bu iki faktörle birlikte şans da o esrarengiz kokusunu katacaktır oyuna.

İşte geldik ‘kusursuz oyun’ satranca! Satranç, tüm bu oyunların aksine iki oyuncuya da eşit sayıda ve özellikte taşlar verir ve sırayla yapılan hamleler sonunda kazanan belli olur. Yapılmış ve yapılacak her hamle oyuncunun özgür iradesi ve geçmiş deneyimlerinin bir bileşemi olarak ortaya çıkar. Ne bir zar vardır hamlemizi belli eden, ne de ‘şans’ınıza çektiğiniz bir kart vardır taşlarımızı hareket ettiren. Verdiğimiz her karar zihnimizden çıkar ve tahtaya yansır. Sadece kendi kararlarımız bizi zafere veya mağlubiyete taşıyacaktır. Ya da karşılıklı iki özgür irade oyunun asaleti karşısında berabere kalacaktır, bir dahaki sefere rakibini yenmeye and içerek...

Peki, satrançtan niye mi nefret ederiz? Dediğim gibi, şansa yer yoktur satrançta. Neredeyse her seferinde daha çok çalışmış ve deneyimli olan kazanır satranç oyununda. Bu durumun aksi olduğu nadir zamanlarda ise bahane şans olmayacaktır, yanlış hamle seçimi olacaktır. Yani satrancın doğası acımasızdır. Ne kadar iyi veya kötü olursanız olun ‘şans’ hiçbir zaman sizin kazanmanız için yanınızda olmayacaktır. Eğer bir oyunda her zaman üstün olan taraf kazanacaksa o zaman niye nefret etmeyelim ki bu oyundan?

Ben hem bayılıyorum satranca, hem de nefret ediyorum beni rakibim karşısında aciz duruma soktuğu zamanlarda. Çünkü biliyorum ki yenildiğimde rakibimin benden üstün olduğunu kabul etmiş oluyorum. İçten içe ‘Bugün şanssızdım, bir dahakine inşallah’ diyemiyorum. Biliyorum ki, rakibimi yenmek için sadece doğru hamleyi bilmem gerekli, şanslı olmam değil.

Şimdi düşünme sırası sizde: 1e4... Hamlenizi yapın...