Passolig uygulaması spor gündemimizi son dönemde en fazla meşgul eden konuların başında geliyor. Nisan 2014’te uygulanmaya başlanan Passolig, taraflı tarafsız birçok futbolseverin tepki odağı haline geldi. Ancak bu yazının konusu ne bu sistemi övmek ne de yermek. Amaç, alternatif bir model önermek.
Passolig sisteminin uygulamadaki en temel problemi, yalnızca tek yönlü ceza mekanizması üzerine kurulmuş olması. Oysa öncelikli olarak tribünlerdeki şiddetin en büyük nedenlerinden biri olan federasyon-kulüp-taraftar üçgenindeki iletişim eksikliklerinin giderilmesi gerekiyor.
Mevcut durumda ne yazık ki tarafların karşılıklı olarak sıkıntılarını anlayıp çözmeye çalıştığı demokratik bir yapı yerine, yasal gücü olanın ağır yaptırım uyguladığı, olmayanın ise protesto ettiği ve cevap alamayınca da ne yazık ki şiddete başvurduğu bir yapı var. Passolig’in yürürlüğe girmesiyle de zaten işlevsiz olan bu iletişim kanalları neredeyse tamamen kapanmış oldu.
Bu noktada sorulması gereken en temel soru ise sporda şiddet ve düzensizliği önlemek için doğru yöntemin tek yönlü ceza mekanizmaları ve elektronik bilet uygulaması olup olmadığıdır.
Sporda şiddete İngilizlerin çözümü
Yazının sonunu beklemeden sorunun cevabını verelim: Sporda şiddet problemini çözmek için taraftarı tribünlerden uzaklaştıran, tek yönlü, tavandan tabana işleyen ve yalnızca ceza vermek ve ifşa etmek üzerine kurulu bir sistemin yerine, karşılıklı iletişime dayanan, sivil inisiyatifin ön planda olduğu ve güven odaklı bir yapının oluşturulması şart. İngiltere’nin yakın dönemde yaşadığı değişimi kendimize örnek olarak alabiliriz.
İngilizlerin 1989 Hillsborough Faciası’ndan sonra girdiği süreç ve günümüzde ulaştıkları nokta ortada. Avrupa’da ‘holiganizmin kalesi’ olarak kabul edilen konumlarını, 25 yıl içerisinde Premier League gibi dünyanın gıpta ettiği bir lige sahip olan ve futbol kültürünün derinliğiyle tanınan bir ülke konumuna getirdiler. Holiganizm tamamen kaybolmadı belki ama 80’lerdeki etkinliğinin çok gerisinde olduğu da bir gerçek.
Peki bu değişimi nasıl başardılar? Saha kapatma cezalarını ağırlaştırarak mı? Ağır hapis ve para cezaları bulunduran yeni yasalar çıkartarak mı? Yoksa e-bilet uygulamasıyla mı? Doğru cevap: Hillsborough Faciası’nın hemen ardından kurulan komisyonun sunduğu Lord Taylor Raporu doğrultusunda kurumsal yönetişim ilkelerini yürürlüğe sokarak. Yani modern ve konforlu stadyumlar, hesap verebilir kulüp yapıları ve çok bilinmeyen ama arka planda kitlesel değişime sebep olan taraftar yönetimi modeli sayesinde. Bu üçüncü neden aslında ülkemizdeki şiddet problemine de cevap olabilecek nitelikte.
Hillsborough Faciası o dönemde İngiltere’de yalnızca hükümeti harekete geçirmez. Taraftar grupları, sivil toplum örgütleri ve yerel otoriteler artık sporda şiddet konusunda dibe vurulduğunun farkındadırlar ve değişim için dört bir koldan destek verirler. Özellikle de taraftar grupları bu değişime öncülük edeceklerdir.
Bu hareketin başlangıç noktası ise gene bir taraftar grubudur. 1992 yılında İngiltere’nin dördüncü ligi takımı olan Northampton Town FC finansal çıkmaza girince kulübün taraftarları aralarında para toplayarak kulüplerini kurtarmaya karar verirler. Taraftarlar, kurdukları taraftar vakfı üzerinden kulübün hisselerini satın alarak onun sahibi olurlar ve kulübün borçlarını kapatırlar. Bu durum futbol tarihinde bir ilktir.
2000 yılına gelindiğinde bu modeli kullanan birçok taraftar vakfı benzer şekilde kulüplerini iflasın eşiğinden kurtarmış olacaktır. Taraftar vakfı modelinin faydalarını gören İngiltere Hükümeti de ülkedeki tüm taraftar gruplarının bu modeli öğrenmesi ve uygulaması için ulusal ölçekte bir yapı ortaya çıkarır: Supporters Direct (SD, Taraftar Yönetimi).
Hükümetin sunduğu bu eğitim ve fon sayesinde taraftarlar hem kulüplerine nasıl destek verebileceklerini öğrenmiş hem de kulüplerinin yalnızca dışarıdan destekçisi değil sahibi de olduklarını fark etmiş olurlar. Oluşturulan sağlıklı kulüp-taraftar iletişimi sayesinde özellikle şiddet ve düzensizlik anlamında birçok problem neredeyse kendiliğinden ortadan kalkmıştır.
Türkiye'de taraftar grupları bilinçleniyor
Passolig yürürlüğe girdiğinden beri aslında farkında olmadan ülke sporuna büyük bir katkıda bulundu. Türkiye’de ilk defa rengine ve ismine bakmadan tüm taraftarlar ortak bir mücadelede bir araya geldiler. Forumlar düzenlendi, taraftar grupları akademik konferanslara katılım göstermeye başladılar, uluslararası örgütlenmelere dâhil oldular ve haklarını sadece tribünlerde değil mahkemelerde de aramaya başladılar. Sonuç olarak İngiltere’de 90’larda yaşanan bilinçlenme ve örgütlenmenin ilk tohumları geç de olsa ülkemizde de atılmış oldu.
Günümüzde taraftar dayanışması ve koordinasyon konularında Avrupa'nın çok gerisinde olduğumuz bir gerçek. Temelinde sivil dayanışmanın yattığı taraftarlık olgusunun güçlenmesinin tek yolu organize olmaktan geçiyor. Bu anlamda Avrupa Futbol Taraftarları (Football Supporters Europe, FSE) derneğini örnek alabiliriz. FSE aynı zamanda UEFA’nın da resmi olarak desteklediği tek taraftar organizasyonu konumunda. Özellikle Gezi ve Passolig süreçleriyle nedeniyle ülkemizde de aktif bir rol alıyorlar.
FSE’nin Avrupa çapında kurgulamaya çalıştığı sistemde üç çeşit üyelik bulunuyor: Bireysel taraftar üyeliği, taraftar grubu üyeliği ve ulusal taraftar grubu üyeliği. Ülkemizin FSE’de bireysel üyeleri ve taraftar grubu üyeleri mevcut ancak ulusal anlamda bir ulusal taraftar örgütümüz olmadığı için henüz ülke çapında yeterli düzeyde organize olabilmiş bir taraftar iletişim ağına sahip değiliz.
Taraftarların örgütlenmesi için esas bileşen aslında ortada: Tüm taraftarların şikayetlerinin aşağı yukarı aynı olması. Kulüplerle iletişimsizlik, polis şiddeti, bilet fiyatları, stadyumların altyapı ve konfor yetersizlikleri ve son dönemde eklenen elektronik kart zorunluluğu bunların en önemlileri. Dolayısıyla benzer konularda farklı coğrafyalarda tek tek savaşmaktansa, oluşturulacak ulusal yapı altında birleşip gür bir sesle federasyona ve hükümete ulaşmak çok daha etkili olacaktır. Tabii bu yapının da mutlaka demokratik temellere dayanan üyelik ve eşit oy hakkının bulunduğu bir yapı olarak oluşturulması ve tüm kararların bu süzgeçten geçirilerek alınması şart.
Tam olarak FSE’nin kurguladığı düzlemde olmasa da ülkemizdeki ulusal taraftar yapılanmasına bir örnek olarak Taraftar Hakları Derneği’ni (THD) gösterebiliriz. THD, taraftar haklarının hem futbol otoritelerine karşı hem de kendi aralarında savunulması gerektiğinin bilincinde olan bir dernek. Taraftarlığın yalnızca tribünden destek vermek olmadığını ve tribünlerde olduğu kadar stadyumun dışında da örgütlenmeden istenen noktaya ulaşılamayacağının farkındalar.
Sonuç: Hepimiz taraftarız
Yapılması gerekenlerin başında ‘taraftar’ olgusunun medya tarafından sürekli olarak pompalanan negatif imajını dönüştürmek geliyor. Kabul etmeliyiz ki taraftarları stadyuma yalnızca kavga çıkarmaya, küfür etmeye, maddi zarar vermeye gelmiş kişiler olarak görmenin ve göstermenin, hatta onları "terörist" ilan etmenin kimseye faydası yok, hatta ciddi zararı var. Taraftar denen kitle ötekileştirildikçe kaçınılmaz cevap şiddet eğilimleri olacaktır.
Taraftar toplamının içerisinde milletvekilleri, milyon dolarlık şirket sahipleri, doktorlar, mühendisler, ev hanımları, maden ocağı çalışanları, işsizler, kadınlar ve çocuklar bir arada bulunuyor. Hepsi aynı tribünde oturmuyor, sahaya aynı açıdan bakmıyor olabilirler. Zaten hayata da aynı açıdan bakmazlar. Ancak sevdikleri renklere aynı özveri ile bağlıdırlar. Takımının maçını izlemeye aynı yolu kullanarak gelirler. Belki biri özel şoförüyle, diğeri ise halk otobüsüyle. Ama kazandıklarında aynı sevinci, yenildiklerinde aynı burukluğu yaşarlar. Taraftar dediğimiz kişi sadece yakıp yıkan, polisle kavga eden insan değildir. Aslında hepimiz birer taraftarız. Farklı renklere gönül vermiş olabiliriz ama ortak bir isteğimiz var: Güzel futbol izlemek.
Sadece ‘istenen’ taraftarların değil, tüm taraftarların rahatça maç izleyebilecekleri tribünler yaratmak için henüz geç değil. Yalnızca karşılıklı iletişim, özveri ve anlayış gerekiyor.
Bu yazı 6 Şubat 2015 tarihinde Al Jazeera Turk websitesinde yayınlanmıştır.
http://aljazeera.com.tr/gorus/cozum-taraftar-orgutlenmesi
Hillsborough etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hillsborough etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Şubat 2015 Salı
14 Ocak 2014 Salı
Futbolun ve Taraftarlığın Paralel Dönüşümü: İngiltere Örneği
Geçtiğimiz otuz yılda futbol hızlı bir değişim içerisine girdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Internet kullanımının kitlelere yayılması ile hızla küreselleşen dünya ekonomisinden futbol da nasibini aldı. Bir spor olarak rakibini sahada yenmek odaklı oynanan bu oyun, küresel bir marka olmaya çalışan spor kulüplerinin ekonomik değer anlamında yarışına dönüştü. Bu dönüşüm sürecinde tabii ki taraftarlar da değişen yapı içerisinde öğütülmek durumunda kaldı. İngiliz futbolunun son otuz yılda yaşadığı değişim, futbolun ve taraftarlığın yaşadığı dönüşümü gözler önüne seriyor.
1980’lerde İngiltere hükümeti ciddi bir problem ile karşı karşıyaydı. Kitleleri peşinden koşturan ‘futbol’ isimli oyun aynı zamanda bu kitlelerin takım aidiyetleri üzerinden şiddete yönelmelerine de neden oluyordu. ‘Holiganizm’ ismi verilen bu akım, yerel rekabeti hem saha içinde hem de saha dışında had saffaya yükseltmiş, artık sadece futbol ailesinin bir problemi olmanın ötesinde toplumsal bir probleme dönüştürmüştü. Politikacılar tüm futbol taraftarlarını holigan olarak görmekte ve çoğunluğunu işçi kesiminin oluşturduğu bu ‘toplumsal hareket’in önüne geçmeye çalışmaktaydılar. 1986’daki Heysel faciasının yaraları henüz sarılmadan 1989’da yaşanan ve 96 Liverpool taraftarının ölümüyle sonuçlanan Hillsborough Faciası, Thatcher Hükümeti’nin ekmeğine yağ sürmüş ve holiganizm karşıtı hareket başlamıştı.
1990’lara geldiğimizde futbolda endüstriyelleşme akımıyla beraber regülatif ve organizasyonel önlemlerin arttığı göze çarpıyordu. Hillsborough’un hemen ardından Lord Taylor başkanlığında toplanan panel, ‘Taylor Raporu’nu açıklıyor ve her ne kadar yaşanan olayda tüm suç holiganlarda görünmese bile İngiliz futbolunun hem taraftarlar bakımından hem de idari olarak ciddi bir yapılanmaya ihtiyacı olduğu gözler önüne seriliyordu. Taylor Raporu, İngiltere çapında stadyumların eskiliğini ortaya çıkarmış ve bu stadyumlardaki güvenlik zâfiyetlerinin giderilmesi gerektiğini vurgulayacaktı.
1992’de Premier Lig’in kurulması ile stadyumların yenilenmesi kaçınılmaz hale geldi. Ancak bu yenilenme ile artan bilet fiyatları yüzünden stadyumlara giden taraftar profili de yenilenecekti. Dar gelirli işçi sınıfı artık stadyumların dışında kalmıştı. Holigan damgası yemiş kesimler büyük ölçüde maçları televizyondan takip etmekte, orta ve orta-üst ekonomik sınıftan olan aileler ise maçları stadyumlardan takip etmeye başlıyorlardı.
2000’lere gelindiğinde ise yabancı sermayenin de futbola girişiyle uluslararası pazarda pay kapma yarışına giren ve yerel taraftarlarının taleplerini iyiden iyiye unutan, ‘küresel marka’ haline gelmiş futbol takımları ortaya çıkacaktı. Artık stadyum gelirlerini değil lisanslı ürün satışından ve uluslararası medya hakları satışından gelen gelirleri öncelikli tutan takımlar, elit düzeyde rekabet edebilir hale gelmişlerdi. İngiliz taraftarlar da bu dönüşümden nasibini almış, neredeyse orta gelir grubundaki aileler bile maçlara gidemez olmuştu. Futbol iyice üst gelir grubuna hitap eden bir ‘eğlence’ye dönüşüyordu.
Bu durdurulamaz değişim her ne kadar alt lig seviyesinde elit ligler kadar hızlı olmasa da, ligler arasındaki ekonomik uçurum giderek genişliyordu. Alt lig kulüplerinin çoğu rekabet edebilmek adına iflasın eşiğine gelmiş, sportif başarıya ulaşamayanların da kepenk indirmemek için iki ihtimali kalmıştı: Yabancı sermayenin sahipliğini kabul etme ya da küçülmeye giderek hedeflerinden vazgeçme. İşte bu noktada, futbolun gerçek sahibi olan taraftarlar toplumsal güçlerininin farkına vardılar ve İngiliz hükümetinin de desteğiyle takımlarını kurtarmak üzere harekete geçtiler.
Yirmi yıllık aranın ardından 1997 yılında Tony Blair liderliğinde seçimleri kazanan İşçi Partisi (Labour Party), ‘Yeni Emek’ akımı ile işçi sınıfının haklarını koruyan bir politika izliyordu. Her ne kadar işçi sınıfı stadyumlarda eskisi kadar fazla boy gösteremese de, futbolun hala en sıkı takipçisiydi ve yerel takımlarının küresel marka haline gelmiş elit kulüpler karşısında eriyip gitmelerine engel olmak niyetindeydi. Ancak bireysel olarak bu ekonomik büyüme ile başa çıkmaları mümkün değildi. Bu noktada devreye giren taraftar vakıfları (Supporters’ Trusts) destekledikleri kulüplerin hisselerini satın almaya ve bu kulüplerde söz sahibi olmaya başladılar. Başlarda taraftarların kulüp yönetimlerinde söz hakkı olmasının doğru olmadığını düşünen kulüp yöneticileri muhalefet etseler de, Blair Hükümeti’nin maddi ve manevi desteğini arkasına alan bu taraftar grupları İngiltere’de özellikle alt liglerdeki kulüp yönetim anlayışlarını baştan aşağıya değiştireceklerdi. 2000 yılında kurulan ‘Taraftar Yönetimi’ (Supporters Direct) oluşumu ile hükümetten ve çeşitli sportif organizasyonlardan fon ve eğitim desteği alan taraftar grupları, iflasın eşiğine gelmiş kulüplerinin yok olmalarını engellemiş, hatta rekabet edecek konuma getirmişlerdi.
Yabancı sermaye veya bireysel yatırımlara ihtiyaç duymadan kollektif bilinç yöntemiyle işleyen bu süreç, henüz üst liglerde rekabeti devam ettirebilecek düzeydeki finansal ihtiyacı karşılayabilecek durumda değil. Ancak içinde bulunduğumuz sezonda Premier Lig’de bulunan Swansea futbol takımı, bu oluşumların doğru yönetildiği ve zaman verildiği takdirde elit düzeyde de başarılı olabileceğinin sinyallerini veriyor.
İngiltere’deki liberal ekonomik yapı ve kulüplerin şirket yapılanmasıyla oluşturulmuş olması bu sistemin yürümesi için ek faydalar getirse de, Türkiye gibi dernek statüsünde bulunan, hükümetten ve özel yatırımlardan maddi destek alan ülkelerde de bu tip oluşumlar başarılı olabilir. Sistemin temelinde, taraftarların kollektif bir bütünlük halinde kulüplerini desteklemeleri ve kulüplerin de bu destek karşısında taraftarlarına kulüp yönetiminde inisiyatif/söz hakkı vermeleri yatmakta. Karşılıklı iletişimin olmadığı, rant ilişkilerinin aidiyet ilişkilerinin önüne geçtiği bir yapıda tabii ki bu sistem yürümeyecektir. Ancak hiçbir rant ilişkisinden de uzun vadeli başarı çıktığı görülmemiştir.
Kulüpler ve taraftarlar olarak artık bir seçim yapmalıyız. Yalnızca bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda takımın at koşturduğu ve yerel takımların zamanla yok olacağı bir futbol mu istiyoruz, yoksa rekabet dengesi oturmuş, sahaya çıkıldığında iyi oynayanın kazandığı, izlerken zevk aldığımız, uluslararası alanda başarıların gelmeye başladığı ve bir parçası olmak için çaba sarf edeceğimiz bir futbol mu?
Kaynakça
Lord Taylor Report. (1990). HMSO, London
Nash, R. (2000), The Sociology of English Football in the 1990s: Fandom, Business and Future Research. Football Studies, 3(1), 49-62.
Spor Çalışmaları Merkezi Haber Bülteni, Sayı:2 (Ocak 2013)
28 Mart 2013 Perşembe
Felaketten Geleceğe: Hillsborough Faciası
Futbol tarihinde birçok facia, felaket ve kaza vardır. Birçok üst düzey takımın uçağı düşmüş, otobüsü kaza yapmış ya da stadyumlarında ölümle sonuçlanan olaylar yaşanmıştır. Ancak bunların hiçbiri 1989'da yaşanan Hillsborough Faciası'na benzemez. Hillsborough'u diğerlerinden ayıran nokta ise bu olayın ardından İngiltere hükümetinin ve futbol otoritelerinin atacağı adımlar sayesinde İngiliz futbolunun küresel olarak takip edilen bir marka haline dönüşmesidir. 96 taraftarın hayatını kaybettiği bu facia aslında birçok ülkeye örnek teşkil eden İngiliz futbol modelinin de çıkış noktası olacaktır.
Stadyumlarımızın eskidiği ve sporda profesyonel yönetim anlayışını mumla aradığımız şu günlerde, tarihin en büyük spor felaketlerinden birinin en başarılı spor yönetimi anlayışı haline gelişini incelemek belki dünya futbolunda nerede olduğumuzu biraz daha sorgulamamızı sağlayacaktır.
Nottingham, İngiltere.15 Nisan 1989.
İngiltere Federasyon Kupası (FA Cup) Yarı Final maçı birazdan başlayacak. ‘Tam bir futbol havası’ denir ya, işte öyle güzel bir hava var Hillsborough (Sheffield, İngiltere) semalarında. Her sene olduğu gibi takımlar tarafsız sahada tek maç üzerinden kozlarını paylaşacaklar. 70’lerin başından bu yana hem Avrupa’yı hem de İngiliz futbolunu domine eden Liverpol FC’nin rakibi 1865’te kurulmuş İngiltere’nin köklü futbol kulüplerinden Nottingham Forest. Tribünler tıklım tıklım. Maçı takip eden herkes kıyasıya bir mücadeleye tanıklık edeceğine emin gibi. Ve ilk düdük çalıyor...
Stadyumlarımızın eskidiği ve sporda profesyonel yönetim anlayışını mumla aradığımız şu günlerde, tarihin en büyük spor felaketlerinden birinin en başarılı spor yönetimi anlayışı haline gelişini incelemek belki dünya futbolunda nerede olduğumuzu biraz daha sorgulamamızı sağlayacaktır.
Nottingham, İngiltere.15 Nisan 1989.
İngiltere Federasyon Kupası (FA Cup) Yarı Final maçı birazdan başlayacak. ‘Tam bir futbol havası’ denir ya, işte öyle güzel bir hava var Hillsborough (Sheffield, İngiltere) semalarında. Her sene olduğu gibi takımlar tarafsız sahada tek maç üzerinden kozlarını paylaşacaklar. 70’lerin başından bu yana hem Avrupa’yı hem de İngiliz futbolunu domine eden Liverpol FC’nin rakibi 1865’te kurulmuş İngiltere’nin köklü futbol kulüplerinden Nottingham Forest. Tribünler tıklım tıklım. Maçı takip eden herkes kıyasıya bir mücadeleye tanıklık edeceğine emin gibi. Ve ilk düdük çalıyor...
Keşke bu dakikadan sonra anlatılanlar o günkü efsanevi
futbol, atılan sayısız gol, tribünlerin unutulmaz şovları olabilseydi. Ancak
gerçek şu ki, maçın başlamasından dakikalar sonra kale arkasındaki tribün
olan 'Leppings Lane’de yaşananlar futbol tarihinin en acı hikayesi olarak hafızalara kazınacaktır. O günden sonra ‘Hillsborough’ ismi maçın oynandığı stadyumun ismi
olmaktan çıkıp, dünya futbolunun en büyük trajedilerinden biri olarak
anılacaktır. 96 Liverpool taraftarının tribünde sıkışarak can verdiği
‘Hillsborough Faciası’.
Facianın ertesi günü neredeyse tüm medya kuruluşları
tribünlerdeki 'binlerce alkolik holiganın taşkınlıkları’ yüzünden bu olayın
yaşandığına emin gibiydi. Ne de olsa 80'lerde ortada bir holiganizm gerçeği vardı ve en
kolayı en belirgin hedefi suçlamaktı. Stadyumda o gün görevli olan Sheffield
Polis Gücü de suçu taraftarlara atıyordu. Ne de olsa her zaman olay çıkaran onlar
değil miydi? Ancak kısa süre sonra gerçeğin çok farklı olduğu ortaya çıkacaktı.
Geçen yirmi dört yılda bu trajik olayla ilgili belki binlerce haber
yapıldı, belgeseller çekildi, o gün stadyumda bulunan taraftarların anlattıkları milyonlara
ulaştı. Hayatını kaybeden 96 futbolsever, otoritelere İngiltere’de futbolun
kontrolden çıktığını ve tek endişelerinin holiganizm olmadığını gözler önüne
serecekti. Eskiyen stadyumlar, insan sağlığından önce disipline önem veren
polis güçleri, holiganizme çare bulmaya çalışmaktan futbolu yönetmeyi unutan
federasyon ve devlet yetkilileri. İşte tüm bu unsurlar 15 Nisan 1989’da doruk
noktasına ulaştı ve 96 taraftarların hayatını kaybetmesine neden oldu. O günden
itibaren İngiliz futbolu asla eskisi gibi olmayacaktı.
Faciadan hemen sonra kurulan araştırma ekibinin başında olan
Lord Justice Taylor Ağustos aynı yıl içinde bir ön rapor yayınladı. Bu rapora göre suçlunun
medya ve polisin belirttiği gibi taraftarlar değil, aksine kalabalığı yönetmeyi
beceremeyen polis güçleri ve stadyumda geçmiş yıllarda aynı sıkıntıları daha
küçük olaylarla atlatan ancak bu konuda hiçbir önlem almayan Sheffield
Wednesday kulübü olduğunu açıklayacaktı. Yayınlanan ön
raporun ardından Ocak 1990’da Lord Taylor raporun son halini de yayınlayacak ve
açıkca görülecekti ki taraftarlar bu olayda suçlu değil kurban konumundalardı.
Peki o zaman suçlular tespit edilecek ve adalete teslim edilecekler miydi? Ne
yazık ki adaletin gerçekleşmesi için yirmi yıldan fazla süre beklememiz gerekecekti.
1990’da yayınlanan Taylor Raporu’nun ardından mahkeme
delilleri inceledi, tanıkların ifadelerini analiz etti ve kararı açıkladı:
Kimse suçlu değildir! Mahkemeye göre bu olaylar engellenemezdi çünkü çok sayıda
taraftar olayın içindeydi ve oluşan kalabalığın baskısıyla gelişen bu durum
ancak ‘kaza’ olarak nitelendirilebilirdi. Hayatını kaybeden taraftarların
yakınları bu karar üzerine tepkilerini ortaya koydular ancak karar açıklanmıştı
ve Hillsborough dosyasının bu şekildeüstü örtülecekti.
2010 yılına gelene kadar her sene 15 Nisan'da binlerce futbolsever bu faciayı anımsayacak ve mahkemenin verdiği kararın haksızlığını bir kez
daha umutsuzca eleştirecekti. Ancak Ocak 2010'da İngiliz
Hükümeti beklenmedik bir hareketle 'Bağımsız Hillsborough Paneli’ni oluşturdu ve
davanın tüm delillerinin bir araya getirilerek tekrar incelenmesine hükmetti.
Gerçeklerin ortaya çıkması ve suçluların cezalandırılması süreci böylece başlamış oluyordu.
Bu sürecin son halkası ise 1989’da hayatını yitiren
taraftarlardan biri olan Kevin Williams’ın annesinin çabaları olacaktı. Facianın
gerçekleştiği günden bu güne kişisel araştırmalarını sürdüren anne Williams
oğlunun resmi raporlarda bahsedildiği gibi 3.15’de, yani olayın
gerçekleşmesinin dakikalar ardından ölmediğini, saat 4.00’a kadar hayatta
olduğunu ancak saat 3.15’te herkesin öldüğü raporunun verildiği için kimseye
bir müdahelede bulunulmadığından oğlunun hayatını kaybettiğini fark etti. Eğer
gerekli müdahele yapılsaydı belki oğlu bugün yaşıyor olacaktı. Oğluyla
aynı kaderi yaşayan başkaları da vardı.
Anne Williams bu bulgusunu Hillsborough’da o gün stadyumda görevli
olan ve oğlu ile iletişime geçmiş kişilere de doğrulattı. Saat 3.50’de Kevin’in
yanına yaklaşan bir polis memuresi onun ağzından son sözlerini işitecekti:
“Anne!” Belki de bu sözler anne Williams’ın oğlunun
ölümünün gerçek suçlularının ortaya çıkartılması için ona araştırma azmini
veriyordu. Adalet ise ancak 12 Eylül 2012’de yerini bulacaktı.
12 Eylül 2012’de Bağımsız Hillsborough Paneli
araştırmalarının sonucunu açıkladı. 450.000 sayfa dokümanı inceleyen panel
üyeleri yeni bulgulara ulaşmışlardı. 1989’da görevli olan ve saat 3.15’te 96
taraftarın da kesinlikle öldüğüne hükmeden görevli memur yanılıyordu. Yapılan
araştırmalar sonucunda Kevin gibi 27 kişinin daha 3.15’te henüz yaşıyabiliyor
olacağı ve yeterli müdahele yapılması halinde kurtarılabilme ihtimallerinin olduğunu ortaya
koyacaktı. O gün verilen 3.15 teşhisi yüzünden yapılmayan detaylı
inceleme, tam 23 yıl sonra yapılacak ve hayatını kaybedenlerin aileleri en
azından sevdiklerinin nasıl hayata göz yumduklarını öğrenebileceklerdi.
Artık herkes bu trajedinin sorumlusunun o gün stadyuma gelen taraftarlar olmadığının farkında. Gerek o gün görevli olan polis gücü, gerek stadyumun altyapısından sorumlu olan Sheffield Wednesday kulübü, gerekse de İngiltere Futbol Federasyonu bu trajedinin mimarlarıydı.
O günden sonra İngiliz hükümeti ve futbol otoriteleri holiganizme, eskiyen stadyumlara, profesyonel olmayan yönetim analyışlarına ve futbolun modernleşmesi önündeki tüm engellere amansız bir savaş ilan edecekti. Hükümet desteği ile neredeyse tüm stadyumlar gözden geçirilecek, kulüp yöneticilerinin hareketleri daha sıkı incelenecek ve saha içinde ve dışında çalışan herkesin özenle seçilmesi konusunda kurallar ve yönetmelikler yayınlayacaklardı. Daha da önemlisi bu gelişmelere ayak uyduramayanların gözlerinin yaşına bakılmayacak ve ağır yaptırımlar uygulanacaktı.
Hillsborough'da 96 kişi hayatını kaybetti amao gün başlayan değişim İngiliz futbolunun günümüzdeki gıpta edilecek noktaya getiren sürecin de başlangıcı olacaktı. İngilizler değişime ihtiyaçları olduğunu çok acı bir deneyimle kavrayabildiler. En azından Hillsborough'u örnek alarak bizler de eskiyen stadyumlarımızı ve aynı şekilde eskiyen yönetim modellerimizi değiştirsek ne kadar güzel olurdu, öyle değil mi?
Bu yazı Trabzonspor Dergisi'nin Mart 2013 (108) sayısında yayınlanmıştır.
O günden sonra İngiliz hükümeti ve futbol otoriteleri holiganizme, eskiyen stadyumlara, profesyonel olmayan yönetim analyışlarına ve futbolun modernleşmesi önündeki tüm engellere amansız bir savaş ilan edecekti. Hükümet desteği ile neredeyse tüm stadyumlar gözden geçirilecek, kulüp yöneticilerinin hareketleri daha sıkı incelenecek ve saha içinde ve dışında çalışan herkesin özenle seçilmesi konusunda kurallar ve yönetmelikler yayınlayacaklardı. Daha da önemlisi bu gelişmelere ayak uyduramayanların gözlerinin yaşına bakılmayacak ve ağır yaptırımlar uygulanacaktı.
Hillsborough'da 96 kişi hayatını kaybetti amao gün başlayan değişim İngiliz futbolunun günümüzdeki gıpta edilecek noktaya getiren sürecin de başlangıcı olacaktı. İngilizler değişime ihtiyaçları olduğunu çok acı bir deneyimle kavrayabildiler. En azından Hillsborough'u örnek alarak bizler de eskiyen stadyumlarımızı ve aynı şekilde eskiyen yönetim modellerimizi değiştirsek ne kadar güzel olurdu, öyle değil mi?
Bu yazı Trabzonspor Dergisi'nin Mart 2013 (108) sayısında yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



