Passolig uygulaması spor gündemimizi son dönemde en fazla meşgul eden konuların başında geliyor. Nisan 2014’te uygulanmaya başlanan Passolig, taraflı tarafsız birçok futbolseverin tepki odağı haline geldi. Ancak bu yazının konusu ne bu sistemi övmek ne de yermek. Amaç, alternatif bir model önermek.
Passolig sisteminin uygulamadaki en temel problemi, yalnızca tek yönlü ceza mekanizması üzerine kurulmuş olması. Oysa öncelikli olarak tribünlerdeki şiddetin en büyük nedenlerinden biri olan federasyon-kulüp-taraftar üçgenindeki iletişim eksikliklerinin giderilmesi gerekiyor.
Mevcut durumda ne yazık ki tarafların karşılıklı olarak sıkıntılarını anlayıp çözmeye çalıştığı demokratik bir yapı yerine, yasal gücü olanın ağır yaptırım uyguladığı, olmayanın ise protesto ettiği ve cevap alamayınca da ne yazık ki şiddete başvurduğu bir yapı var. Passolig’in yürürlüğe girmesiyle de zaten işlevsiz olan bu iletişim kanalları neredeyse tamamen kapanmış oldu.
Bu noktada sorulması gereken en temel soru ise sporda şiddet ve düzensizliği önlemek için doğru yöntemin tek yönlü ceza mekanizmaları ve elektronik bilet uygulaması olup olmadığıdır.
Sporda şiddete İngilizlerin çözümü
Yazının sonunu beklemeden sorunun cevabını verelim: Sporda şiddet problemini çözmek için taraftarı tribünlerden uzaklaştıran, tek yönlü, tavandan tabana işleyen ve yalnızca ceza vermek ve ifşa etmek üzerine kurulu bir sistemin yerine, karşılıklı iletişime dayanan, sivil inisiyatifin ön planda olduğu ve güven odaklı bir yapının oluşturulması şart. İngiltere’nin yakın dönemde yaşadığı değişimi kendimize örnek olarak alabiliriz.
İngilizlerin 1989 Hillsborough Faciası’ndan sonra girdiği süreç ve günümüzde ulaştıkları nokta ortada. Avrupa’da ‘holiganizmin kalesi’ olarak kabul edilen konumlarını, 25 yıl içerisinde Premier League gibi dünyanın gıpta ettiği bir lige sahip olan ve futbol kültürünün derinliğiyle tanınan bir ülke konumuna getirdiler. Holiganizm tamamen kaybolmadı belki ama 80’lerdeki etkinliğinin çok gerisinde olduğu da bir gerçek.
Peki bu değişimi nasıl başardılar? Saha kapatma cezalarını ağırlaştırarak mı? Ağır hapis ve para cezaları bulunduran yeni yasalar çıkartarak mı? Yoksa e-bilet uygulamasıyla mı? Doğru cevap: Hillsborough Faciası’nın hemen ardından kurulan komisyonun sunduğu Lord Taylor Raporu doğrultusunda kurumsal yönetişim ilkelerini yürürlüğe sokarak. Yani modern ve konforlu stadyumlar, hesap verebilir kulüp yapıları ve çok bilinmeyen ama arka planda kitlesel değişime sebep olan taraftar yönetimi modeli sayesinde. Bu üçüncü neden aslında ülkemizdeki şiddet problemine de cevap olabilecek nitelikte.
Hillsborough Faciası o dönemde İngiltere’de yalnızca hükümeti harekete geçirmez. Taraftar grupları, sivil toplum örgütleri ve yerel otoriteler artık sporda şiddet konusunda dibe vurulduğunun farkındadırlar ve değişim için dört bir koldan destek verirler. Özellikle de taraftar grupları bu değişime öncülük edeceklerdir.
Bu hareketin başlangıç noktası ise gene bir taraftar grubudur. 1992 yılında İngiltere’nin dördüncü ligi takımı olan Northampton Town FC finansal çıkmaza girince kulübün taraftarları aralarında para toplayarak kulüplerini kurtarmaya karar verirler. Taraftarlar, kurdukları taraftar vakfı üzerinden kulübün hisselerini satın alarak onun sahibi olurlar ve kulübün borçlarını kapatırlar. Bu durum futbol tarihinde bir ilktir.
2000 yılına gelindiğinde bu modeli kullanan birçok taraftar vakfı benzer şekilde kulüplerini iflasın eşiğinden kurtarmış olacaktır. Taraftar vakfı modelinin faydalarını gören İngiltere Hükümeti de ülkedeki tüm taraftar gruplarının bu modeli öğrenmesi ve uygulaması için ulusal ölçekte bir yapı ortaya çıkarır: Supporters Direct (SD, Taraftar Yönetimi).
Hükümetin sunduğu bu eğitim ve fon sayesinde taraftarlar hem kulüplerine nasıl destek verebileceklerini öğrenmiş hem de kulüplerinin yalnızca dışarıdan destekçisi değil sahibi de olduklarını fark etmiş olurlar. Oluşturulan sağlıklı kulüp-taraftar iletişimi sayesinde özellikle şiddet ve düzensizlik anlamında birçok problem neredeyse kendiliğinden ortadan kalkmıştır.
Türkiye'de taraftar grupları bilinçleniyor
Passolig yürürlüğe girdiğinden beri aslında farkında olmadan ülke sporuna büyük bir katkıda bulundu. Türkiye’de ilk defa rengine ve ismine bakmadan tüm taraftarlar ortak bir mücadelede bir araya geldiler. Forumlar düzenlendi, taraftar grupları akademik konferanslara katılım göstermeye başladılar, uluslararası örgütlenmelere dâhil oldular ve haklarını sadece tribünlerde değil mahkemelerde de aramaya başladılar. Sonuç olarak İngiltere’de 90’larda yaşanan bilinçlenme ve örgütlenmenin ilk tohumları geç de olsa ülkemizde de atılmış oldu.
Günümüzde taraftar dayanışması ve koordinasyon konularında Avrupa'nın çok gerisinde olduğumuz bir gerçek. Temelinde sivil dayanışmanın yattığı taraftarlık olgusunun güçlenmesinin tek yolu organize olmaktan geçiyor. Bu anlamda Avrupa Futbol Taraftarları (Football Supporters Europe, FSE) derneğini örnek alabiliriz. FSE aynı zamanda UEFA’nın da resmi olarak desteklediği tek taraftar organizasyonu konumunda. Özellikle Gezi ve Passolig süreçleriyle nedeniyle ülkemizde de aktif bir rol alıyorlar.
FSE’nin Avrupa çapında kurgulamaya çalıştığı sistemde üç çeşit üyelik bulunuyor: Bireysel taraftar üyeliği, taraftar grubu üyeliği ve ulusal taraftar grubu üyeliği. Ülkemizin FSE’de bireysel üyeleri ve taraftar grubu üyeleri mevcut ancak ulusal anlamda bir ulusal taraftar örgütümüz olmadığı için henüz ülke çapında yeterli düzeyde organize olabilmiş bir taraftar iletişim ağına sahip değiliz.
Taraftarların örgütlenmesi için esas bileşen aslında ortada: Tüm taraftarların şikayetlerinin aşağı yukarı aynı olması. Kulüplerle iletişimsizlik, polis şiddeti, bilet fiyatları, stadyumların altyapı ve konfor yetersizlikleri ve son dönemde eklenen elektronik kart zorunluluğu bunların en önemlileri. Dolayısıyla benzer konularda farklı coğrafyalarda tek tek savaşmaktansa, oluşturulacak ulusal yapı altında birleşip gür bir sesle federasyona ve hükümete ulaşmak çok daha etkili olacaktır. Tabii bu yapının da mutlaka demokratik temellere dayanan üyelik ve eşit oy hakkının bulunduğu bir yapı olarak oluşturulması ve tüm kararların bu süzgeçten geçirilerek alınması şart.
Tam olarak FSE’nin kurguladığı düzlemde olmasa da ülkemizdeki ulusal taraftar yapılanmasına bir örnek olarak Taraftar Hakları Derneği’ni (THD) gösterebiliriz. THD, taraftar haklarının hem futbol otoritelerine karşı hem de kendi aralarında savunulması gerektiğinin bilincinde olan bir dernek. Taraftarlığın yalnızca tribünden destek vermek olmadığını ve tribünlerde olduğu kadar stadyumun dışında da örgütlenmeden istenen noktaya ulaşılamayacağının farkındalar.
Sonuç: Hepimiz taraftarız
Yapılması gerekenlerin başında ‘taraftar’ olgusunun medya tarafından sürekli olarak pompalanan negatif imajını dönüştürmek geliyor. Kabul etmeliyiz ki taraftarları stadyuma yalnızca kavga çıkarmaya, küfür etmeye, maddi zarar vermeye gelmiş kişiler olarak görmenin ve göstermenin, hatta onları "terörist" ilan etmenin kimseye faydası yok, hatta ciddi zararı var. Taraftar denen kitle ötekileştirildikçe kaçınılmaz cevap şiddet eğilimleri olacaktır.
Taraftar toplamının içerisinde milletvekilleri, milyon dolarlık şirket sahipleri, doktorlar, mühendisler, ev hanımları, maden ocağı çalışanları, işsizler, kadınlar ve çocuklar bir arada bulunuyor. Hepsi aynı tribünde oturmuyor, sahaya aynı açıdan bakmıyor olabilirler. Zaten hayata da aynı açıdan bakmazlar. Ancak sevdikleri renklere aynı özveri ile bağlıdırlar. Takımının maçını izlemeye aynı yolu kullanarak gelirler. Belki biri özel şoförüyle, diğeri ise halk otobüsüyle. Ama kazandıklarında aynı sevinci, yenildiklerinde aynı burukluğu yaşarlar. Taraftar dediğimiz kişi sadece yakıp yıkan, polisle kavga eden insan değildir. Aslında hepimiz birer taraftarız. Farklı renklere gönül vermiş olabiliriz ama ortak bir isteğimiz var: Güzel futbol izlemek.
Sadece ‘istenen’ taraftarların değil, tüm taraftarların rahatça maç izleyebilecekleri tribünler yaratmak için henüz geç değil. Yalnızca karşılıklı iletişim, özveri ve anlayış gerekiyor.
Bu yazı 6 Şubat 2015 tarihinde Al Jazeera Turk websitesinde yayınlanmıştır.
http://aljazeera.com.tr/gorus/cozum-taraftar-orgutlenmesi
Al Jazeera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Al Jazeera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Şubat 2015 Salı
24 Ağustos 2014 Pazar
Spor Hukukuyla Maç Kazanmak
Ancak bu seneki üçüncü turda öyle bir takım var ki, iki maçta da rakibine karşı açık ara üstün oynayıp bu maçları kazanmasına rağmen yoluna Şampiyonlar Ligi yerine Avrupa Ligi'nden devam etmek zorunda kaldı. Bu takım Polonya Temsilcisi Legia Varşova.
Evinde oynadığı Şampiyonlar Ligi üçüncü tur ilk maçında İskoç rakibi Celtic'i 4-1 gibi farklı bir skorla yenen Legia, 6 Ağustos'taki rövanş maçını da 88’inci dakikaya kadar 2-0 önde götürmekteydi. Celtic'in rakibini eleyebilmesi için kalan birkaç dakika içerisinde altı gol atması gerekiyordu. Yani bir futbol mucizesine ihtiyaçları vardı.
Bu dakikada Legia antrenörü tarihi bir hataya imza atarak cezalı oyuncusu Bartosz Bereszyski'yi oyuna aldı. Bu tarihi hata sayesinde UEFA Disiplin Talimatı'nın 21’inci Maddesi (DT 21(2)) ve UEFA Şampiyonlar Ligi Talimatı'nın 18’inci Maddesi (ŞLT 18) gereği Legia takımı maçı hükmen 3-0 kaybetti ve Şampiyonlar Ligi'nden üçüncü turda elenmiş oldu.
Legia Varşova gibi Polonya’nın sayılı kulüplerinden birinde böyle bir hata yapılmasının hiçbir mazereti olamaz. Yukarıda belirtilen talimat maddelerinde, cezalı oyuncu oynatan Legia'nın hükmen mağlup (3-0) sayılması gerektiği çok açık bir şekilde ortaya konmuş.
“Her ne kadar
verilen ceza bu maddelere uygun gibi gözükse de, UEFA’nın dört sene önce
yaşanan bir başka benzer vakada verdiği tam tersi karar akılları
karıştırıyor.” Emir Güney
Litex Lovech v. Debrecen kararı
2010/11 Avrupa Ligi üçüncü eleme turu mücadelesinde Bulgar ekip Litex Lovech, Macar rakibi Debrecen karşısında ilk maçı Macaristan'da 2-0 kaybeder. Tüm ümitler Bulgaristan'daki ikinci maça kalmıştır. Ancak bu maçta da ev sahibi ekip Litex maçın son dakikalarına 2-1 geride girer. Yani rakibini elemesi için uzatmalarda tam dört gol atması gerekecektir.
Tam da bu anda Legia-Celtic maçında yaşanan olaya çok benzer bir olay yaşanır. Dakikalar 86’yı gösterdiğinde Debrecen teknik direktörü UEFA'ya gönderdikleri B listesinde bulunmayan futbolcusu Peter Mate'yi oyuna sokar.
Aslında bir önceki turda UEFA’ya verilen A Listesi’nde bu oyuncu yer almaktadır; ancak daha sonra kulüp tarafından güncellenerek UEFA'ya gönderilen B Listesi’nde bu isim yer almaz.
Kurallar gereği geçerli liste UEFA’ya en son gönderilen listedir ve Debrecen listede olmayan bir oyuncu oynatarak 2010/11 sezonunda geçerli olan 2008 UEFA Disiplin Talimatı Madde 14 bis'i ve 2010/11 UEFA Avrupa Ligi Talimatı Madde 18.05'i ihlal etmiştir. Macar ekibi hükmen mağlup sayılmalı ve turnuvaya veda etmelidir.
2010/11 Avrupa Ligi Talimatı bu konuda açık ve nettir:
Hükmen mağlubiyet kararı çıkması için üç koşulun gerçekleşmesi gerekir;
a) Oyuncu, kurallar gereği uygunsuz durumda olmalıdır,
b) Oyuncu, oyun sahasına çıkmış ve maçta oynamış olmalıdır,
c) Rakip takım protesto çekmiş olmalıdır.
Bu üç şartın yerine getirilmiş olması Avrupa Ligi Talimatı’na göre maçın hükmen mağlubiyet kararı ile sonlandırılmasına yeterli olmaktadır. Litex-Debrecen maçında bu üç koşul da sağlanmıştır.
Maçın ertesi günü Litex takımı UEFA'ya başvurusunu yapar ve Debrecen'in hükmen mağlup olmasını talep eder. Ancak bu davanın emsal teşkil etmesi de tam bu noktada gerçekleşir çünkü UEFA farklı bir görüştedir ve Debrecen'i hükmen mağlup saymaz.
UEFA Kontrol ve Disiplin Kurulu Macar kulübünü ağır bir para cezasına çarptırır; ancak aynı zamanda Avrupa Ligi grup aşamasına devam etmelerine de hükmeder. Yani her ne kadar talimatta tersi yazsa da UEFA burada inisiyatifini kullanır ve teknik direktörün bir anlık hatasını iki maçı da sahadaki performansıyla kazanan Debrecen takımına hükmen mağlubiyet cezası olarak yansıtmaz.
Bu noktaya kadar Legia-Celtic maçıyla aynı hizada giden bir durum söz konusu. Ancak iki dava arasındaki en büyük farklılık UEFA'nın Legia kulübünü cezalı oyuncu oynatması dolayısıyla hükmen mağlup ilan etmiş ve Celtic'i üst tura devam ettirmiş olması!
Çok benzer iki davada aynı kurumların (UEFA Disiplin ve Kontrol Kurulu ve UEFA Temyiz Kurulu) birbirine tam zıt iki karar almalarının arkasında çok ince bir hukuki detay yatıyor aslında.
2010 yılında hükmen mağlubiyetten kurtulan Debrecen takımına karşı uygulanması istenen talimat maddesinde (2010 UEFA DT Madde 14bis) "oynamaya elverişli olmayan bir oyuncu oynatılması halinde hükmen mağlubiyet kararı verilebilir" ibaresi yer almakta.
Buradaki ‘-ebilir’ eki (İngilizce metinde 'may' fiili kulanılıyor) Debrecen'i o dönemde kurtarmış ve UEFA'nın inisiyatifini Macar ekipten yana kullanmasına zemin hazırlamış.
Legia-Celtic davasında ise aynı maddenin (2014 DT Madde 21) bir başka benti kullanılıyor. Çünkü burada oyuncu uygunsuz (“ineligible”) değil, cezalı oyuncu olarak sahaya çıkıyor ve mücadele ediyor. Dolayısıyla 21. maddenin 2. bentinde yer alan "Disiplin cezası nedeniyle cezalı durumda olan bir oyuncu sahaya çıkarsa maç hükmen mağlubiyet kararıyla sona erer" metninde dört yıl önceki -ebilir ifadesi yer almıyor.
UEFA Kontrol ve Disiplin Kurulu da bu metne dayanarak 8 Ağustos 2014 tarihinde Polonya ekibi Legia'yı 3-0 hükmen mağlup ederek Celtic'in üst tura çıkmasına karar veriyor.
Legia Varşova Kulübü bu kararı temyize götürmesine rağmen UEFA Temyiz Kurulu 14 Ağustos'ta açıkladığı karar ile Polonya ekibinin başvurusunu reddettiğini ve Kontrol ve Disiplin Kurulu’nun verdiği kararın geçerli olduğunu açıkladı.
“CAS, maçın son
anlarında yapılan teknik bir hata yüzünden iki maçı da sportif anlamda
kazanan tarafın hükmen mağlup olmamasına karar vermişti. Dolayısıyla
(...) Legia aleyhine UEFA Tahkim Kurulu’nun verdiği ceza kararını da
bozma ihtimali bir hayli yüksek.” Emir Güney
CAS süreci sonunda ne olur?
CAS uluslararası nitelikte ve UEFA'dan bağımsız bir mahkeme olduğu için bu süreci objektif bir şekilde inceleyecektir. 2010 yılında da aynı süreç yaşanmış ve CAS UEFA Temyiz Kurulu’nun Debrecen'e ceza vermeme kararını onamıştı. Yani maçın son anlarında yapılan teknik bir hata yüzünden iki maçı da sportif anlamda kazanan tarafın hükmen mağlup olmamasına karar vermişti.
Dolayısıyla bu emsal kararı göz önünde bulundurulduğunda CAS'ın Legia aleyhine UEFA Temyiz Kurulu’nun verdiği ceza kararını da bozma ihtimali bir hayli yüksek.
Sonuç olarak, her ne kadar talimatta ufak farklılıklar bulunsa da gerçekte yaşanan olaylar birbirine çok benzemekte. İki davada da rahat bir şekilde maçlarını kazanmış, yani sportif olarak rakibine üstünlük sağlamış birer takım var.
Benim görüşüm; ikili eleme turunun ikinci maçının son anlarında hiç ihtiyaç yokken oyuna giren bir oyuncu yüzünden tüm futbolcuların emeğinin çöpe atılmasının büyük bir haksızlık olacağı yönündedir.
Bu noktada aranması gereken; bu takımların ve/veya teknik direktörlerin kötü niyetli olup olmadıklarıdır. Her iki davada da kötü niyetin değil, kötü bir idari yönetimin olduğu açıkça görülmekte. UEFA'nın bu iki benzer olayda iki farklı sonuca varması spor hukuku açısından bu kuruma karşı bir güven kaybına neden olacaktır.
Uluslararası spor arenasında nihai karar mercii olan CAS'ın bu hususta adaleti sağlayacağını ve dört yıl önce olduğu gibi, sportif olarak başarılı olan tarafı turnuva dışında bırakmayacağını düşünüyorum. Sonuçta futbol hukuk ile kazanılan bir spor dalı değil, sahada kazanılan bir spor dalıdır.
21 Ağustos 2014 tarihinde Al Jazeera Türk websitesinde yayınlanan görüş yazım:
http://www.aljazeera.com.tr/gorus/spor-hukukuyla-mac-kazanmak
Etiketler:
Al Jazeera,
Avrupa Ligi,
CAS,
Celtic,
Legia Varşova,
Spor Hukuku,
Şampiyonlar Ligi,
UEFA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
