Sayfalar

UEFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UEFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2014 Pazar

Spor Hukukuyla Maç Kazanmak



UEFA Şampiyonlar Ligi üçüncü eleme turu maçları 29-30 Temmuz ve 5-6 Ağustos tarihlerinde oynandı. Bu turda elenen takımlar UEFA Avrupa Ligi play-off turundan yoluna devam ediyor. Rakipleri karşısında iki maç sonunda üstün gelen takımlar ise Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalabilmek için son aşama olan play-off turuna kaldılar.

Ancak bu seneki üçüncü turda öyle bir takım var ki, iki maçta da rakibine karşı açık ara üstün oynayıp bu maçları kazanmasına rağmen yoluna Şampiyonlar Ligi yerine Avrupa Ligi'nden devam etmek zorunda kaldı. Bu takım Polonya Temsilcisi Legia Varşova.

Evinde oynadığı Şampiyonlar Ligi üçüncü tur ilk maçında İskoç rakibi Celtic'i 4-1 gibi farklı bir skorla yenen Legia, 6 Ağustos'taki rövanş maçını da 88’inci dakikaya kadar 2-0 önde götürmekteydi. Celtic'in rakibini eleyebilmesi için kalan birkaç dakika içerisinde altı gol atması gerekiyordu. Yani bir futbol mucizesine ihtiyaçları vardı.

Bu dakikada Legia antrenörü tarihi bir hataya imza atarak cezalı oyuncusu Bartosz Bereszyski'yi oyuna aldı. Bu tarihi hata sayesinde UEFA Disiplin Talimatı'nın 21’inci Maddesi (DT 21(2)) ve UEFA Şampiyonlar Ligi Talimatı'nın 18’inci Maddesi (ŞLT 18) gereği Legia takımı maçı hükmen 3-0 kaybetti ve Şampiyonlar Ligi'nden üçüncü turda elenmiş oldu.

Legia Varşova gibi Polonya’nın sayılı kulüplerinden birinde böyle bir hata yapılmasının hiçbir mazereti olamaz. Yukarıda belirtilen talimat maddelerinde, cezalı oyuncu oynatan Legia'nın hükmen mağlup (3-0) sayılması gerektiği çok açık bir şekilde ortaya konmuş.

Her ne kadar verilen ceza bu maddelere uygun gibi gözükse de, UEFA’nın dört sene önce yaşanan bir başka benzer vakada verdiği tam tersi karar akılları karıştırıyor.” Emir Güney
Her ne kadar verilen ceza bu maddelere uygun gibi gözükse de, UEFA’nın dört sene önce (2010/11 Sezonu) yaşanan bir başka benzer vakada verdiği tam tersi karar akılları karıştırıyor. Hatta o dönemde UEFA’nın verdiği bu karar daha sonra davanın gittiği CAS tarafından da onanmış.

Litex Lovech v. Debrecen kararı

2010/11 Avrupa Ligi üçüncü eleme turu mücadelesinde Bulgar ekip Litex Lovech, Macar rakibi Debrecen karşısında ilk maçı Macaristan'da 2-0 kaybeder. Tüm ümitler Bulgaristan'daki ikinci maça kalmıştır. Ancak bu maçta da ev sahibi ekip Litex maçın son dakikalarına 2-1 geride girer. Yani rakibini elemesi için uzatmalarda tam dört gol atması gerekecektir.

Tam da bu anda Legia-Celtic maçında yaşanan olaya çok benzer bir olay yaşanır. Dakikalar 86’yı gösterdiğinde Debrecen teknik direktörü UEFA'ya gönderdikleri B listesinde bulunmayan futbolcusu Peter Mate'yi oyuna sokar.

Aslında bir önceki turda UEFA’ya verilen A Listesi’nde bu oyuncu yer almaktadır; ancak daha sonra kulüp tarafından güncellenerek UEFA'ya gönderilen B Listesi’nde bu isim yer almaz.

Kurallar gereği geçerli liste UEFA’ya en son gönderilen listedir ve Debrecen listede olmayan bir oyuncu oynatarak 2010/11 sezonunda geçerli olan 2008 UEFA Disiplin Talimatı Madde 14 bis'i ve 2010/11 UEFA Avrupa Ligi Talimatı Madde 18.05'i ihlal etmiştir. Macar ekibi hükmen mağlup sayılmalı ve turnuvaya veda etmelidir.

2010/11 Avrupa Ligi Talimatı bu konuda açık ve nettir:
Hükmen mağlubiyet kararı çıkması için üç koşulun gerçekleşmesi gerekir;
a) Oyuncu, kurallar gereği uygunsuz durumda olmalıdır,
b) Oyuncu, oyun sahasına çıkmış ve maçta oynamış olmalıdır,
c) Rakip takım protesto çekmiş olmalıdır.


Bu üç şartın yerine getirilmiş olması Avrupa Ligi Talimatı’na göre maçın hükmen mağlubiyet kararı ile sonlandırılmasına yeterli olmaktadır. Litex-Debrecen maçında bu üç koşul da sağlanmıştır.

Maçın ertesi günü Litex takımı UEFA'ya başvurusunu yapar ve Debrecen'in hükmen mağlup olmasını talep eder. Ancak bu davanın emsal teşkil etmesi de tam bu noktada gerçekleşir çünkü UEFA farklı bir görüştedir ve Debrecen'i hükmen mağlup saymaz.

UEFA Kontrol ve Disiplin Kurulu Macar kulübünü ağır bir para cezasına çarptırır; ancak aynı zamanda Avrupa Ligi grup aşamasına devam etmelerine de hükmeder. Yani her ne kadar talimatta tersi yazsa da UEFA burada inisiyatifini kullanır ve teknik direktörün bir anlık hatasını iki maçı da sahadaki performansıyla kazanan Debrecen takımına hükmen mağlubiyet cezası olarak yansıtmaz.

Bu noktaya kadar Legia-Celtic maçıyla aynı hizada giden bir durum söz konusu. Ancak iki dava arasındaki en büyük farklılık UEFA'nın Legia kulübünü cezalı oyuncu oynatması dolayısıyla hükmen mağlup ilan etmiş ve Celtic'i üst tura devam ettirmiş olması!

Çok benzer iki davada aynı kurumların (UEFA Disiplin ve Kontrol Kurulu ve UEFA Temyiz Kurulu) birbirine tam zıt iki karar almalarının arkasında çok ince bir hukuki detay yatıyor aslında.

2010 yılında hükmen mağlubiyetten kurtulan Debrecen takımına karşı uygulanması istenen talimat maddesinde (2010 UEFA DT Madde 14bis) "oynamaya elverişli olmayan bir oyuncu oynatılması halinde hükmen mağlubiyet kararı verilebilir" ibaresi yer almakta.

Buradaki ‘-ebilir’ eki (İngilizce metinde 'may' fiili kulanılıyor) Debrecen'i o dönemde kurtarmış ve UEFA'nın inisiyatifini Macar ekipten yana kullanmasına zemin hazırlamış.

Legia-Celtic davasında ise aynı maddenin (2014 DT Madde 21) bir başka benti kullanılıyor. Çünkü burada oyuncu uygunsuz (“ineligible”) değil, cezalı oyuncu olarak sahaya çıkıyor ve mücadele ediyor. Dolayısıyla 21. maddenin 2. bentinde yer alan "Disiplin cezası nedeniyle cezalı durumda olan bir oyuncu sahaya çıkarsa maç hükmen mağlubiyet kararıyla sona erer" metninde dört yıl önceki -ebilir ifadesi yer almıyor.

UEFA Kontrol ve Disiplin Kurulu da bu metne dayanarak 8 Ağustos 2014 tarihinde Polonya ekibi Legia'yı 3-0 hükmen mağlup ederek Celtic'in üst tura çıkmasına karar veriyor.

Legia Varşova Kulübü bu kararı temyize götürmesine rağmen UEFA Temyiz Kurulu 14 Ağustos'ta açıkladığı karar ile Polonya ekibinin başvurusunu reddettiğini ve Kontrol ve Disiplin Kurulu’nun verdiği kararın geçerli olduğunu açıkladı.

CAS, maçın son anlarında yapılan teknik bir hata yüzünden iki maçı da sportif anlamda kazanan tarafın hükmen mağlup olmamasına karar vermişti. Dolayısıyla (...) Legia aleyhine UEFA Tahkim Kurulu’nun verdiği ceza kararını da bozma ihtimali bir hayli yüksek.” Emir Güney
Şimdi Legia için son seçenek olan CAS süreci işlemeye başladı. Polonya ekibi bu süre dahilinde davayı kazanmaları halinde oluşacak haklarını kaybetmemek adına CAS’tan ihtiyati tedbir kararı almasını talep etti. Ancak CAS 18 Ağustos akşamı bu talebi reddetti ve nihai karar açıklanana kadar yarışmaların olduğu gibi devam etmesine hükmetti.

CAS süreci sonunda ne olur?

CAS uluslararası nitelikte ve UEFA'dan bağımsız bir mahkeme olduğu için bu süreci objektif bir şekilde inceleyecektir. 2010 yılında da aynı süreç yaşanmış ve CAS UEFA Temyiz Kurulu’nun Debrecen'e ceza vermeme kararını onamıştı. Yani maçın son anlarında yapılan teknik bir hata yüzünden iki maçı da sportif anlamda kazanan tarafın hükmen mağlup olmamasına karar vermişti.

Dolayısıyla bu emsal kararı göz önünde bulundurulduğunda CAS'ın Legia aleyhine UEFA Temyiz Kurulu’nun verdiği ceza kararını da bozma ihtimali bir hayli yüksek.

Sonuç olarak, her ne kadar talimatta ufak farklılıklar bulunsa da gerçekte yaşanan olaylar birbirine çok benzemekte. İki davada da rahat bir şekilde maçlarını kazanmış, yani sportif olarak rakibine üstünlük sağlamış birer takım var.

Benim görüşüm; ikili eleme turunun ikinci maçının son anlarında hiç ihtiyaç yokken oyuna giren bir oyuncu yüzünden tüm futbolcuların emeğinin çöpe atılmasının büyük bir haksızlık olacağı yönündedir.
Bu noktada aranması gereken; bu takımların ve/veya teknik direktörlerin kötü niyetli olup olmadıklarıdır. Her iki davada da kötü niyetin değil, kötü bir idari yönetimin olduğu açıkça görülmekte. UEFA'nın bu iki benzer olayda iki farklı sonuca varması spor hukuku açısından bu kuruma karşı bir güven kaybına neden olacaktır.
Uluslararası spor arenasında nihai karar mercii olan CAS'ın bu hususta adaleti sağlayacağını ve dört yıl önce olduğu gibi, sportif olarak başarılı olan tarafı turnuva dışında bırakmayacağını düşünüyorum. Sonuçta futbol hukuk ile kazanılan bir spor dalı değil, sahada kazanılan bir spor dalıdır.

21 Ağustos 2014 tarihinde Al Jazeera Türk websitesinde yayınlanan görüş yazım:
http://www.aljazeera.com.tr/gorus/spor-hukukuyla-mac-kazanmak

17 Şubat 2014 Pazartesi

UEFA Finansal Fair Play Kriterlerine Uymayan Yarışma Dışı

Sporun hızla ticarileştiği ve ulusal sınırların ekonomik sınırlarla rol değiştirdiği günümüzde, kulüpler ve futbolcular da artık birer meta olarak görülmekte. Her ne kadar ‘sporun doğası’, fair play, centilmenlik, rakibe ve hakeme saygı, kurallar çerçevesinde kazanma ruhu gibi ideallerle çerçevelendirilmiş olsa da, artık sporun ekonomisi de kendisine bu portrede yer bulmuş durumda.

Bu gerçeklikten yola çıkan Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA), 2000’lerin başında sporun doğasını korumak ve rekabet dengesinin devamlılığını sağlamak adına bir takım kıstaslar getirmeye karar verdi. ‘UEFA Kriterleri’ olarak futbol literatürüne giren bu uygulama, Avrupa futbolunun hızlı ve kontrolsüz ticarileşmesine gem vurmak için 2004 yılından itibaren kısım kısım futbola enjekte edilmeye başlandı.

UEFA’ya bağlı federasyonlar ve dolayısıyla bu federasyonlara bağlı futbol kulüpleri üzerine her sene daha kapsamlı olarak uygulanan bu kriterler, 2014/2015 futbol sezonuyla beraber tam kapasite olarak uygulanmaya başlanacak. Uygulanmakta olan kriterler temelde beş farklı ana başlıktan oluşuyor: Sportif Kriterler, Altyapı (Tesis) Kriterleri, Personel ve İdari Kriterler, Hukuki Kriterler ve Finansal Kriterler.

UEFA’nın bu beş kriterini yerine getiremeyen hiçbir kulüp gözünün yaşına bakılmadan UEFA yarışmalarının dışında kalıyorlar. Bu kriterler her ne kadar spor kulüplerinin düzgün yönetilebilmesi adına önemli kısıtlamalar getirse de, kulüplerin uygulamaya geçirmekte en zorlandıkları ‘Finansal Kriterler’ UEFA’nın da en önem verdiği konuların başında geliyor. Bu kritere ‘Finansal Fair Play’ adının verilmesi ve diğerlerinden bir bakıma ayrı tutulması verilen önemi de gözler önüne sermekte.

Kriter 1: Sportif Kriterler
UEFA’nın ilk kriteri olan sportif kriterlerin esasını gençlik geliştirme programları oluşturmakta. UEFA lisansı almak isteyen her kulübün, genel esaslarıyla alt yapı futboluna yatırım yapması, oyuncularının hem futbolcu hem de sosyal bir birey olarak eğitimlerinin kaliteli eğitmenler ve kaliteli ekipman kullanılarak sağlanması ve genç futbolcularının sağlıklı birer insan olabilmeleri için gerekli önlemleri alması gerekmekte.

Sportif kriterler dahilinde teknik olarak UEFA’nın talepleri ise; 15-21 yaş kategorisi arasında en az iki takım, 10-14 yaş arasında en az bir takım ve 10 Yaş Altı kategorisinde en az bir takıma sahip olunmasıdır. Bu takımların uygun sertifikaya sahip antrenörler ve diğer çalışanlar tarafından yönetiliyor olması gerekir.

UEFA yarışmalarına katılacak düzeye gelmiş takımların çoğu zaten bu kriterleri yerine getirmekte zorlanmazlar. Belli bir alt yapı yatırımı olmadan elit düzeyde takım olmak günümüz futbolunda pek mümkün görünmemektedir.

Kriter 2: Tesis Kriterleri
İkinci kriter olan tesis kriterlerinde ise UEFA’nın ana talebi lisans talebinde bulunan takımların UEFA’nın Emniyet ve Güvenlik Talimatı ve UEFA Stadyum Yönetmeliği’ne uygun şekilde yapılanmış, taraftarlar, medya mensupları ve UEFA yetkililerini güvenli bir şekilde ağırlayabilecekleri bir stadyuma sahip olmalarıdır. Standartlara uygun bir stadyumun yanı sıra futbolcularının düzgün ve verimli bir şekilde antrenman yapabilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri antrenman tesisleri de UEFA tarafından bu kriter çerçevesinde denetlenmektedir. Kulübün bu tesislere ya sahip olması ya da kullanım hakkına sahip olduğunu belli eden dokümanı ibra etmesi gerekir.

Kriter 3: Personel ve İdari Kriterler
Üçüncü kriter olan Personel ve İdari kriterlerin esasında, günümüz futbol kulüplerinin artık yalnızca birer ‘spor kulübü’ olmadığı, dolayısıyla birer işletme mantığı ile sektör profesyonelleri ve uzmanlar tarafından yönetilmeleri gerektiği gerçeği yatmakta. Ancak bu yönetim anlayışı ile paydaşların (taraftarlar, hissedarlar, vb.) ihtiyaçlarının karşılanması ve futbol ailesinin bu şekilde sağlıklı bir şekilde büyüyebileceği öne sürülmektedir.

UEFA’nın somut talebi ise lisans adayı kulübün profesyonel bir kadro (Maaşlı Genel Sekreter, Finans Müdürü, Medya Sorumlusu, Güvenlik Müdürü vb. maaşlı çalışanlar) tarafından yönetiliyor olmasıdır. Tabii ki her kulübün kendi hacmine göre bu yapıyı oluşturma hakkı olacaktır, ancak her çapta olursa olsun, gönüllü kulüp yöneticilerinden ziyade eğitimli profesyonellerin idari işlerden sorumlu olması gerekmektedir.

İdari yapının yanı sıra teknik tarafta görev alacak antrenörlerin ve yardımcılarının kulübün yarışacağı organizasyonlarda geçerli olan lisansın sahibi olmaları da kulübün lisans alabilmesi için önemli faktörlerden biri konumunda.

Kriter 4: Hukuki Kriterler
Dördüncü kriter olan hukuki kriter ise kulübün, katılacağı UEFA yarışmalarının yasa, yönetmelik, yönergelerini ve UEFA’nın bu yarışma üzerindeki hakimiyetini ve yasal yetkisini kabul etmesi ile tamamlanmakta. Kulübün bu yetkiyi kabul ettiğine dair yazılı bir deklarasyon vermesi şartı bu kriterin en önemli özelliği konumunda.

Kriter 5: Finansal Kriterler (Finansal Fair Play)
Son olarak lisans almak için kulüpleri en fazla zorlayan kriter ise finansal kriterler olarak görünmekte. Kulüplerin yalnızca içinde bulundukları sezonun incelenmesi değil, geçmişinin de incelenmesi ve geleceğinin teminat altına alınması için zorunlu uygulamalar getiren bu kriter, UEFA’da ayrı bir başlığa sahip: UEFA Finansal Fair Play.

Finansal Fair Play kapsamında kulüplerin genel olarak uyması gereken başlıkları şu şekilde sıralayabiliriz;

1) Yıllık ve dönemsel gelir-gider tablolarının iç ve dış (bağımsız) denetimlerinin yapılması;

2) Transfer aktiviteleri sonucu diğer kulüplere vadesi geçmiş borcun bulunmaması;

3) Kulübün çalışanlarına (profesyonel çalışanlar ve futbolcular) vadesi geçmiş borçlarının bulunmaması ve kulübün vergi borcunun bulunmaması;

4) Geleceğe yönelik yatırımların bütçelerinin oluşturulması ve geri ödenemeyecek borç yükü altına girilmemesi;

5) Kulüplerin bu süreçte yaşanabilecek değişiklikleri UEFA’ya anında bildirmesi.

Kulüplerin bu beş temel kriter çerçevesinde UEFA lisansı alabilmeleri için 2012 yılında UEFA bünyesinde oluşturulan ‘UEFA Kulüp Finansmanı Kontrol Kurulu’nun onayından geçmeleri gerekiyor. 2012 öncesinde uzman paneli olarak görev yapan bu kurul, artık UEFA’nın daimi kurulu olmuş durumda ve hangi kulüplerin UEFA yarışmalarına katılabileceği veya katılamayacağı konusundaki son kararı verme yetkisine sahip.

Kulüp Finans Kontrol Kurulu’nun bir özelliği de verdikleri kararlara karşı kulüplerin direkt olarak Spor Tahkim Mahkemesi’ne (CAS) başvuruda bulunabiliyor olması. 2015 Haziran ayında birinci dönemi sona erecek kurul iki alt kuruldan oluşmakta: Yagı Kurulu ve Soruşturma Kurulu. Beş üyeden oluşan Yargı Kurulu, sekiz üyeden oluşan Soruşturma Kurulu’nun verdiği rapora göre kulüplere lisans verilmesi veya verilmemesi kararına hükmetme yetkisine sahip. Dolayısıyla kulüplerin beş ana kriterin gereğini yerine getirdikten sonra bu kurulun onayını almaları gerekiyor.

UEFA 2013-2014 Sezonu Kulüp Finansal Fair Play Raporu’na göre, UEFA bünyesindeki kulüpler 2012 yılı toplamında 2011 yılı toplamına göre 600 milyon Euro daha az zarar etmiş durumdalar.* Bu da demek oluyor ki, 2003-2004 sezonunda ilk kez yürürlüğe girmiş olan UEFA kriterleri yavaş yavaş meyvelerini vermeye başlamakta. Her ne kadar UEFA’nın yarışmalarına katılan kulüplere verdiği maddi destek her geçen sene artsa da, kulüplerin transfer politikalarını UEFA Finansal Fair Play Yönetmeliği çerçevesinde belirlemeleri, deneme yanılma yönetmiyle transfer yapan kulüplerin lisans alma konusunda güçlük çektiklerinin artık herkes tarafından bilinen bir gerçek olduğu her geçen gün kulüplerin bütçe açıklarını biraz daha kapatacaklarının bir sinyali gibi görülebilir.

Son dönemde UEFA’nın ulusal federasyonların kulüp lisans kriterlerine çekidüzen vermeleri ve bu kriterlerin uygulanması konusunda yaptığı baskı, ulusal bazda yarışan ve UEFA yarışmalarına gitmeyecek olan kulüplerin dahi UEFA Kriterleri konusunda bilinçlenmelerini ve bu doğrultuda hareket etmelerini sağlıyor. 2014/2015 sezonu itibarıyla tam kapasite olarak uygulanacak UEFA Kriterleri’nin şakası yok. Geçtiğimiz yıllar içerisinde Beşiktaş, Bursaspor ve Gaziantepspor kulüplerimiz bu kriterleri yerine getiremedikleri için UEFA’danfarklı boyutlarda ceza aldılar ve bu cezalar her geçen sene daha ağır ve kapsamlı olarak uygulanmaya devam edecek. Yumurta kapıya dayanmadan kulüplerimizin (UEFA yarışmalarına gitmeyecek olsalar dahi) kurumsal yönetim anlayışlarını ve dolayısıyla kulübün sportif başarısını sağlayabilmek adına UEFA Kriterleri’ni incelemeleri ve uygulamaya geçirmelerinde fayda var. Yoksa UEFA ceza yağdırmaya başladıktan sonra önlem almaya karar vermek fayda etmeyecektir.

* Licensed to Thrill Raporu, UEFA 2013-2014Sezonu

(Bu yazı Khas Panorama Dergisi'nin 13. sayısında yayınlanmıştır.)

20 Temmuz 2012 Cuma

5. Avrupa Futbol Taraftarları Kongresi İstanbul'da Yapıldı


Türk futbolunun en büyük sıkıntısı nedir sizce? Kulüplerimizin Avrupa sahnesindeki istikrarsızlığı mı? Altyapı problemi mi? Yoksa kısa vadeli ve başarı odaklı transfer politikaları yüzünden kulüplerimizin içinde bulundukları finansal sorunlar mı? Kuşkusuz bunların hepsi acil çözüm gerektiren ciddi sorunlar, ama bizler çoğu zaman bu sorunların çözümmünde rol oynayan en temel noktayı gözden kaçırıyoruz. Futbol neden oynanıyor? Daha açık bir şekilde sormak gerekirse, "Futbol kimin için oynanıyor?" Bu sorunun cevabı bizi ilk sorunun cevabına da ulaştırıyor. Futbol, onu takip eden bizler, yani taraftarlar için oynanıyor, başka hiçbir nedeni yok aslında.

Son 20 yılda stadyumlara giden taraftarların profilinde ciddi değişiklikler yaşandığı bir gerçek. Küreselleşmeyle beraber yeni iletişim teknolojilerinin dünyayı 'zamansız' bir hale getirmesi sevdiğimiz oyunu da etkilemiş durumda. 20. yüzyılın başlarında filizlenen ve ortalarına gelindiğinde iyice kurumsallaşan taraftarlık kültürü, yerini canlı yayın kültürüne bırakıyor yavaş yavaş. Kulüpler maç günü stadyumlara gelen seyircilerin getirilerinden çok yayın haklarını pazarlayarak gelir elde ediyorlar. Haliyle de en çok para verene öncelik sunuluyor.

Peki taraftarların, yani bizlerin bu durumun oluşmasında hiç mi suçu yok? Futbol taraftarları olarak önceliğimiz taraftarı olduğumuz kulübün her zaman kazanması mı olmalı? Birlikte hareket edip oyunun asıl sahibinin kim olduğunu herkese göstermemiz gerekmez mi? Birlikte hareket etmekten kastım sadece kendi takımımızın taraftar grubu olarak değil, gerektiği anlarda diğer taraftar grupları ile de bir araya gelmek. Bu şekilde yüzbinleri temsil ederek, sesimizi kulüplere, federasyonlara ve uluslararası üst kuruluşlara (UEFA, FIFA vb) duyurmak. İşte bu noktada size geçtiğimiz hafta sonu Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen Avrupa Taraftarlar Birliği'nin (Football Supporters Europe, FSE) kongresi ve genel kurulu ile ilgili birkaç bilgi aktarmak istiyorum.

FSE'nin Türkiye'deki şimdilik tek taraftar grubu üyesi olan UNİFEB'in öncülüğünde, ultrAslan ve Çarşı'nın da üniversite grubuyla desteğini verdiği bu kongre, geçtiğimiz Cuma günü Şükrü Saraçoğlu'nda düzenlenen panel ile başladı. Cumartesi sabahı ise Avrupa'nın ve Türkiye'nin dört bir yanından gelen taraftar grupları temsilcileri ve bireysel taraftarların da katılımlarıyla 5. Avrupa Futbol Taraftarları Kongresi'nin resmi açılışı yapıldı. Taraftarların genel sorunları üzerine paneller düzenledi, tartışma grupları kuruldu ve fikirler paylaşıldı.


Cumartesi akşamının sosyal etkinliği ise İnönü Stadyumu gezisi ve özellikle yurtdışından gelen konuklar için düzenlenen boğaz turuydu. Kongre'nin son gününde ise FSE'nin her yıl düzenlediği ve sadece üyelere değil herkese açık olan ancak sadece üyelerin oy kullanabildiği genel kurul toplantısı yapıldı. Aynı saatlerde düzenlenen bir başka toplantı da 'Futbolun Gerçek Hastalığı: Şike' başlıklı oturumdu. Bu oturumda Türkiye'deki taraftar grupları temsilcilerinin bir araya geldi ve gündem üzerinden Türkiye'deki taraftarlık problemleri tartışıldı. Son sosyal etkinlik olan Ali Sami Yen Spor Kompleksi'nin gezilmesi ile üç günlük maraton da sona ermiş oldu.

Bu organizasyonun en güzel yanı her zaman düşman gibi gösterilen üç İstanbul takımının taraftarlarının bir araya gelip ortaklaşa bir programı başarıyla tamamlamalarıydı. Zaten FSE'nin de çalışma prensibi ülkelerdeki taraftar gruplarını bir araya getirip ulusal bir taraftarlar derneği oluşturmak ve bu şekilde hem ülke çapında hem de Avrupa'da taraftarların güçlü bir sese sahip olmasını sağlamak.

Bu noktada FSE'nin yapısını da incelememiz gerekiyor. Öncelikle, FSE'ye üye olmak için bir taraftar grubu üyesi olmanız gerekmiyor. Bireysel olarak da başvurabiliyorsunuz. Üyelik ücretsiz olarak websitesinden yapılıyor (www.fse.org) ve dilerseniz bu oluşuma destek olmak adına bağış da yapabiliyorsunuz. Ancak FSE'nin mali anlamda bireysel desteğe çok da ihtiyacı yok. UEFA'nın tanıdığı tek uluslararası taraftar birliği oldukları için, proje bazlı konularda fon sıkıntısı çekmiyorlar. Diğer konularda da Avrupa Birliği fonlarından yararlanıyorlar. Merkezleri Hamburg'da (Almanya) ancak Almanya Futbol Federasyonu ile organik bir bağları yok, UEFA'nın her üye federeasyonuna eşit mesafedeler.


FSE'nin iç yapısına bakarsak hayli demokratik bir oluşumla karşılaşıyoruz. Tek tam-zamanlı çalışanı Genel Sekreteri Daniela Wurbs. Kendisi bir Alman ve FC St Pauli taraftarı. Onun dışında herkes gönüllü olarak çalışıyor ve üye olan herkesin FSE'nin yönetim kurulu olan 'Komite'ye seçilmek için aday olma hakkı var. Komite her yıl genel kurulda tekrar seçiliyor ve seçilmiş Komite üyeleri her sene tekrar aday olabiliyorlar. Bu yıl yapılan seçimlerde geçtiğimiz yılki sekiz üyenin beşi tekrar seçildi ve onların yanına üç yeni üye geldi. Her sene bu süreç tekrar ediliyor ve Komite'nin yaptığı aktiviteler değerlendiriliyor ve üyeler oy tercihlerini buna göre kullanıyorlar.

Dinamik ve aktivist bir topluluk olan FSE'nin çeşitli etkinliklerine de değinmeden geçmeyelim. UEFA destekli 'Fans' Embassy' (Taraftar Elçiliği) projesi futbol turnuvalarında (genelde uluslararası olanlarda) taraftarlar için kurulan portatif ofislerde bir tür elçilik görevi üstleniyor. Her ülkeden ve kesimden taraftara ücretsiz olarak bilgi ve desteğin verildiği bu elçiliklerde gönüllüler çalışıyor. Örneğin EURO 2012 süresince maçların yapıldığı şehirlerde kurulan bu elçiliklerde, Avrupa'nın dört bir yanından gelen taraftarlara Ukrayna ve Polonya'da nerede kalınması, nereden yiyecek/içecek alınması, ulaşımın nasıl sağlanabileceği, acil durumlarda ne yapılması gerektiği ve hatta tehlikeli işlere bulaşmadan kara borsa biletin nereden alınabileceği anlatılıyor. Kara borsa bilet satışını tabii ki desteklemiyorlar ama en azından bu yolu tercih etmek zorunda kalanlara yol göstermeyi de görev edinmişler.

Bu yapı altında büyük bir gönüllü ağı desteği ile çalışan FSE, her geçen gün Avrupa çapında hacmini ve dolayısıyla etkisini de arttırmakta. Umarım bizim takımlarımızın taraftarları da bu oluşumun gücünü fark ederler ve önce grup olarak bu oluşuma üye olur, ardından da üye grupların temsilcilerinin bir araya geleceği ulusal bir yapının oluşturulmasıyla 'Türkiye Futbol Tarafarları Birliği' adı altında ülkemizi Avrupa çapında temsil ederler. FSE Kongresi bu idealde atılmış ilk adım oldu. Artık top taraftarlarda.