Sayfalar

2 Mayıs 2014 Cuma

Türkiye Kış Sporları Ülkesi Olabilir mi?


 

22. Kış Olimpiyat Oyunları 7-23 Şubat 2014 tarihleri arasında Rusya'nın turistik bölgelerinden biri olan Sochi kentinde düzenlendi. Toplam 2,873 sporcunun yarıştığı Sochi 2014, aynı zamanda Kış Olimpiyatları tarihinin en geniş katılımlı organizasyonu oldu. Ancak üzücüdür ki Türkiye’nin Olimpiyat ekibinde yalnızca altı sporcu ve beş temsilci yer aldı. Sporcu sayımızdaki bu kısıtlılığı ne yazık ki Sochi’ye giden seyirci sayımızda da gördük[1]. Ülke olarak güçlü bir kış sporları kültürümüzün olmadığı kesin, fakat uçakla ülkemizden ortalama bir saat mesafede olan bir şehre dünyanın en büyük kış spor organizasyonunu yerinde seyretmek için gitmeye bile tenezzül etmiyorsak, zaten altı sporcuyla katılmamız da çok şaşırtıcı olmamalıdır.

Ülke olarak futbol odaklı bir spor kültürümüz olduğu gerçeğinin yanı sıra, Türkiye'nin coğrafi konumu ve iklimi de aslında Kuzey Amerika, Kanada, İskandinav ülkeleri ve Kuzey Avrupa ülkeleri gibi kış sporunda öncü olmuş ülkelerin yanında bizi dezavantajlı kılıyor. Kış sporları konusunda iklim avantajı olan doğu bölgelerimizde ise ne yazık ki yeterli yatırımlar gerçekleştiril(e)memekte.

2011 yılında Erzurum'un ev sahipliği yaptığı Universiyat Kış Oyunları kış sporlarına ilginin ve yatırımların arttırılması konusunda bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Ancak o noktadan sonra dönüşü yapıp ilerlemek de önemli. Türkiye'nin bir kış sporu ülkesi olarak yaşadığı en büyük sıkıntı da aslında bu noktada ortaya çıkıyor. Tesis yapımı ve organizasyon düzenleme odaklı spor politikalarımız yüzünden uzun vadeli stratejiler olan genç sporcuları yetiştirme; ilkokul ve liselerde spor kültürünün yaygınlaştırılması için Milli Eğitim Bakanlığı ve Spor Bakanlığı'nın birlikte çalışması; kış sporlarına uygun mevsimi olan illerdeki belediyelerin ve sivil toplum örgütlerinin bu sporların yapılaabileceği tesislere fon ve işgücü ayırmasına yeterli öncelik verilmiyor. Sadece tesis yaptırılması veya bakanlıkların proje üretmeleri de tek başına yeterli değil tabii ki. Bu tesislerin kullanılmaya özendirilmesi ve bu alanda başlamış projelerin takibinin de yapılması şart.

Türkiye'nin Kış Olimpiyatları geçmişini kısaca incelersek aslında ülke olarak nasıl bir gelişim (?) içerisinde olduğumuzu görebiliriz. 1936'dan günümüze kadar olan süreçte düzenlenen yirmi iki Olimpiyat'ın on altısında sporcularımızla temsil edildik. En büyük katılımı gösterdiğimiz 1968 Kış Olimpiyatları (Grenoble, Fransa) kafilemizde on bir sporcumuz yer alıyordu ki kafile sayısı olarak çift haneli rakamları ilk ve son görüşümüzdü bu. 1976'da Innsbruck’ta (Avusturya) düzenlenen oyunlara ise dokuz sporcu ile katıldık. Rakamlardan da tahmin edilebileceği gibi hiçbir zaman madalya iddiasında olan sporcumuz olmadı ve geride kalan yirmi iki Olimpiyat'ta bir tane bile madalya kazanamadık. Spor yerine skor odaklı bir ülke olduğumuz için de daha çok çalışıp başarılı olmak isteyeceğimize, bir türlü başarı yakalayamadığımız için bu alanda giderek daha da az çalıştık. 1968-1992 yılları arasında düzenlenen Kış Olimpiyat Oyunları’na ortalama 8.6 sporcu ile katılırken, özellikle 1980’lerden sonra spor dünyasının futbol etrafında küreselleşmesi, maddi ve emek anlamındaki tüm yatırımların da bu alana kaymasıyla kış sporları iyice önemini kaybetti. 1994-2014 yılları arasındaki kafile ortalamamız ise 3.6 sporcuya kadar indi. Bu rakamlar anlaşılacağı için gelecek için de pek ümit vaad etmiyor.
Sporcu sayılarımızdaki düşüş, spor politikalarındaki değişiklikler, sporun sosyal hayatın bir parçası olarak görülmesindense bir gelir kapısı olarak görülmesi ve benzer sebepler nedeniyle Türkiye’nin kış sporları politikasında ciddi bir dönüm noktasındayız. Karşımızda iki seçenek var: Birincisi, bu tabloyu değiştirmek için canla başla savaşmak ve her ne kadar ‘kış sporları ülkesi’ yaftasını kazanamaycak olsak da başarılı bir program yürütüp özellikle iklimi kış sporlarına uygun illerdeki gençleri bu sporlara yönlendirebilmek. Bu şekilde sert iklimi olan bu bölgelerde kış aylarında kısıtlanan sosyal yaşama bir alternatif sunarak hem sporun yayılmasını hem de spor aracılığıyla sosyal devlet anlayışının yayılmasını sağlamak.

İkinci alternatif ise birincinin tam tersi. Bir kış sporu ülkesi olmadığımızı kabul etmek ve bu alanda yatırımları asgariye indirmek ve Olimpiyatlar ve kıta/bölge şampiyonlarına katılmak için gayret sarf etmemek. Bu alternatif tabii ki günümüzde kış sporları ile uğraşan eğitmenler, sporcular ve bu alanlarda ürün satan üreticiler için büyük bir yıkım olacaktır. Ancak yatırım yapıyormuş gibi görünüp iki Olimpiyat dönemi arasında bu sporların gelişimi için yeterli imkanı sağlamadan sporcularımızdan madalya ve başarı beklemek hayalcilik olacaktır. Yarım yapmaktansa ya tam anlamıyla yapalım, ya da hiç karışmayalım.

Sochi 2014’teki karnemize gelirsek, ne yazık ki çok başarılı bir öğrenci olmadığımızı görüyoruz. On beş kış sporu disiplininde 98 farklı yarışın yapıldığı Sochi’de altı sporcumuzla on farklı yarışta temsil edildik. Genel anlamda madalya hedefimizin olmadığı bu yarışmaların sonunda ne yazık ki bu hedefimizi gerçekleştirdik ve hiçbir sporcumuz podyumun yanına bile yaklaşamadı. Ancak bu noktada suçu sporcularımıza yüklemek büyük haksızlık olacaktır. Sochi’de ülkemizi temsil eden sporcuların tamamı çok zor şartlar altında ve neredeyse hiç destek almadan (antrenörler ve ailelerin hakkını vermek gerekli) kendi azimleri ve yetenekleriyle bu noktalara gelmiş durumdalar. Ancak yetenek ve azim Olimpiyat şampiyonluğu için yeterli olmuyor. Maddi destek (Ör: Sponsorlar), sporseverlerin destekleri, devlet ve yerel yönetimlerin destekleri ile birlikte bu başarılar gelebilir. Yaz Olimpiyat Oyunları tarihimize baktığımızda bu değişimin yaşandığını ve bu başarıların geldiğini görebiliyoruz. Kış Oyunları için ise tercihimizi yapmamız gerekiyor. Bir kış sporu ülkesi olmak mı, yoksa kış sporları yapılabilen ama elit sporcuların yetişmediği ve sporun tabana yayılmadığı bir ülke olmak mı?
https://mail.google.com/mail/u/0/images/cleardot.gif
 
Türkiye’nin Kış Olimpiyat Oyunları Kafileleri

1936
1948
1956
1960
7 Sporcu
4 Sporcu
4 Sporcu
2 Sporcu
1964
1968
1976
1984
5 Sporcu
11 Sporcu
9 Sporcu
7 Sporcu
1988
1992
1994
1998
8 Sporcu
8 Sporcu
1 Sporcu
1 Sporcu
2002
2006
2010
2014
3 Sporcu
6 Sporcu
5 Sporcu
6 Sporcu


[1] www.hurriyet.com.tr/ekonomi/25780200.asp

(Bu yazı Khas Panaroma Dergisi'nin 14. sayısında yayınlanmıştır.)

17 Şubat 2014 Pazartesi

UEFA Finansal Fair Play Kriterlerine Uymayan Yarışma Dışı

Sporun hızla ticarileştiği ve ulusal sınırların ekonomik sınırlarla rol değiştirdiği günümüzde, kulüpler ve futbolcular da artık birer meta olarak görülmekte. Her ne kadar ‘sporun doğası’, fair play, centilmenlik, rakibe ve hakeme saygı, kurallar çerçevesinde kazanma ruhu gibi ideallerle çerçevelendirilmiş olsa da, artık sporun ekonomisi de kendisine bu portrede yer bulmuş durumda.

Bu gerçeklikten yola çıkan Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA), 2000’lerin başında sporun doğasını korumak ve rekabet dengesinin devamlılığını sağlamak adına bir takım kıstaslar getirmeye karar verdi. ‘UEFA Kriterleri’ olarak futbol literatürüne giren bu uygulama, Avrupa futbolunun hızlı ve kontrolsüz ticarileşmesine gem vurmak için 2004 yılından itibaren kısım kısım futbola enjekte edilmeye başlandı.

UEFA’ya bağlı federasyonlar ve dolayısıyla bu federasyonlara bağlı futbol kulüpleri üzerine her sene daha kapsamlı olarak uygulanan bu kriterler, 2014/2015 futbol sezonuyla beraber tam kapasite olarak uygulanmaya başlanacak. Uygulanmakta olan kriterler temelde beş farklı ana başlıktan oluşuyor: Sportif Kriterler, Altyapı (Tesis) Kriterleri, Personel ve İdari Kriterler, Hukuki Kriterler ve Finansal Kriterler.

UEFA’nın bu beş kriterini yerine getiremeyen hiçbir kulüp gözünün yaşına bakılmadan UEFA yarışmalarının dışında kalıyorlar. Bu kriterler her ne kadar spor kulüplerinin düzgün yönetilebilmesi adına önemli kısıtlamalar getirse de, kulüplerin uygulamaya geçirmekte en zorlandıkları ‘Finansal Kriterler’ UEFA’nın da en önem verdiği konuların başında geliyor. Bu kritere ‘Finansal Fair Play’ adının verilmesi ve diğerlerinden bir bakıma ayrı tutulması verilen önemi de gözler önüne sermekte.

Kriter 1: Sportif Kriterler
UEFA’nın ilk kriteri olan sportif kriterlerin esasını gençlik geliştirme programları oluşturmakta. UEFA lisansı almak isteyen her kulübün, genel esaslarıyla alt yapı futboluna yatırım yapması, oyuncularının hem futbolcu hem de sosyal bir birey olarak eğitimlerinin kaliteli eğitmenler ve kaliteli ekipman kullanılarak sağlanması ve genç futbolcularının sağlıklı birer insan olabilmeleri için gerekli önlemleri alması gerekmekte.

Sportif kriterler dahilinde teknik olarak UEFA’nın talepleri ise; 15-21 yaş kategorisi arasında en az iki takım, 10-14 yaş arasında en az bir takım ve 10 Yaş Altı kategorisinde en az bir takıma sahip olunmasıdır. Bu takımların uygun sertifikaya sahip antrenörler ve diğer çalışanlar tarafından yönetiliyor olması gerekir.

UEFA yarışmalarına katılacak düzeye gelmiş takımların çoğu zaten bu kriterleri yerine getirmekte zorlanmazlar. Belli bir alt yapı yatırımı olmadan elit düzeyde takım olmak günümüz futbolunda pek mümkün görünmemektedir.

Kriter 2: Tesis Kriterleri
İkinci kriter olan tesis kriterlerinde ise UEFA’nın ana talebi lisans talebinde bulunan takımların UEFA’nın Emniyet ve Güvenlik Talimatı ve UEFA Stadyum Yönetmeliği’ne uygun şekilde yapılanmış, taraftarlar, medya mensupları ve UEFA yetkililerini güvenli bir şekilde ağırlayabilecekleri bir stadyuma sahip olmalarıdır. Standartlara uygun bir stadyumun yanı sıra futbolcularının düzgün ve verimli bir şekilde antrenman yapabilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri antrenman tesisleri de UEFA tarafından bu kriter çerçevesinde denetlenmektedir. Kulübün bu tesislere ya sahip olması ya da kullanım hakkına sahip olduğunu belli eden dokümanı ibra etmesi gerekir.

Kriter 3: Personel ve İdari Kriterler
Üçüncü kriter olan Personel ve İdari kriterlerin esasında, günümüz futbol kulüplerinin artık yalnızca birer ‘spor kulübü’ olmadığı, dolayısıyla birer işletme mantığı ile sektör profesyonelleri ve uzmanlar tarafından yönetilmeleri gerektiği gerçeği yatmakta. Ancak bu yönetim anlayışı ile paydaşların (taraftarlar, hissedarlar, vb.) ihtiyaçlarının karşılanması ve futbol ailesinin bu şekilde sağlıklı bir şekilde büyüyebileceği öne sürülmektedir.

UEFA’nın somut talebi ise lisans adayı kulübün profesyonel bir kadro (Maaşlı Genel Sekreter, Finans Müdürü, Medya Sorumlusu, Güvenlik Müdürü vb. maaşlı çalışanlar) tarafından yönetiliyor olmasıdır. Tabii ki her kulübün kendi hacmine göre bu yapıyı oluşturma hakkı olacaktır, ancak her çapta olursa olsun, gönüllü kulüp yöneticilerinden ziyade eğitimli profesyonellerin idari işlerden sorumlu olması gerekmektedir.

İdari yapının yanı sıra teknik tarafta görev alacak antrenörlerin ve yardımcılarının kulübün yarışacağı organizasyonlarda geçerli olan lisansın sahibi olmaları da kulübün lisans alabilmesi için önemli faktörlerden biri konumunda.

Kriter 4: Hukuki Kriterler
Dördüncü kriter olan hukuki kriter ise kulübün, katılacağı UEFA yarışmalarının yasa, yönetmelik, yönergelerini ve UEFA’nın bu yarışma üzerindeki hakimiyetini ve yasal yetkisini kabul etmesi ile tamamlanmakta. Kulübün bu yetkiyi kabul ettiğine dair yazılı bir deklarasyon vermesi şartı bu kriterin en önemli özelliği konumunda.

Kriter 5: Finansal Kriterler (Finansal Fair Play)
Son olarak lisans almak için kulüpleri en fazla zorlayan kriter ise finansal kriterler olarak görünmekte. Kulüplerin yalnızca içinde bulundukları sezonun incelenmesi değil, geçmişinin de incelenmesi ve geleceğinin teminat altına alınması için zorunlu uygulamalar getiren bu kriter, UEFA’da ayrı bir başlığa sahip: UEFA Finansal Fair Play.

Finansal Fair Play kapsamında kulüplerin genel olarak uyması gereken başlıkları şu şekilde sıralayabiliriz;

1) Yıllık ve dönemsel gelir-gider tablolarının iç ve dış (bağımsız) denetimlerinin yapılması;

2) Transfer aktiviteleri sonucu diğer kulüplere vadesi geçmiş borcun bulunmaması;

3) Kulübün çalışanlarına (profesyonel çalışanlar ve futbolcular) vadesi geçmiş borçlarının bulunmaması ve kulübün vergi borcunun bulunmaması;

4) Geleceğe yönelik yatırımların bütçelerinin oluşturulması ve geri ödenemeyecek borç yükü altına girilmemesi;

5) Kulüplerin bu süreçte yaşanabilecek değişiklikleri UEFA’ya anında bildirmesi.

Kulüplerin bu beş temel kriter çerçevesinde UEFA lisansı alabilmeleri için 2012 yılında UEFA bünyesinde oluşturulan ‘UEFA Kulüp Finansmanı Kontrol Kurulu’nun onayından geçmeleri gerekiyor. 2012 öncesinde uzman paneli olarak görev yapan bu kurul, artık UEFA’nın daimi kurulu olmuş durumda ve hangi kulüplerin UEFA yarışmalarına katılabileceği veya katılamayacağı konusundaki son kararı verme yetkisine sahip.

Kulüp Finans Kontrol Kurulu’nun bir özelliği de verdikleri kararlara karşı kulüplerin direkt olarak Spor Tahkim Mahkemesi’ne (CAS) başvuruda bulunabiliyor olması. 2015 Haziran ayında birinci dönemi sona erecek kurul iki alt kuruldan oluşmakta: Yagı Kurulu ve Soruşturma Kurulu. Beş üyeden oluşan Yargı Kurulu, sekiz üyeden oluşan Soruşturma Kurulu’nun verdiği rapora göre kulüplere lisans verilmesi veya verilmemesi kararına hükmetme yetkisine sahip. Dolayısıyla kulüplerin beş ana kriterin gereğini yerine getirdikten sonra bu kurulun onayını almaları gerekiyor.

UEFA 2013-2014 Sezonu Kulüp Finansal Fair Play Raporu’na göre, UEFA bünyesindeki kulüpler 2012 yılı toplamında 2011 yılı toplamına göre 600 milyon Euro daha az zarar etmiş durumdalar.* Bu da demek oluyor ki, 2003-2004 sezonunda ilk kez yürürlüğe girmiş olan UEFA kriterleri yavaş yavaş meyvelerini vermeye başlamakta. Her ne kadar UEFA’nın yarışmalarına katılan kulüplere verdiği maddi destek her geçen sene artsa da, kulüplerin transfer politikalarını UEFA Finansal Fair Play Yönetmeliği çerçevesinde belirlemeleri, deneme yanılma yönetmiyle transfer yapan kulüplerin lisans alma konusunda güçlük çektiklerinin artık herkes tarafından bilinen bir gerçek olduğu her geçen gün kulüplerin bütçe açıklarını biraz daha kapatacaklarının bir sinyali gibi görülebilir.

Son dönemde UEFA’nın ulusal federasyonların kulüp lisans kriterlerine çekidüzen vermeleri ve bu kriterlerin uygulanması konusunda yaptığı baskı, ulusal bazda yarışan ve UEFA yarışmalarına gitmeyecek olan kulüplerin dahi UEFA Kriterleri konusunda bilinçlenmelerini ve bu doğrultuda hareket etmelerini sağlıyor. 2014/2015 sezonu itibarıyla tam kapasite olarak uygulanacak UEFA Kriterleri’nin şakası yok. Geçtiğimiz yıllar içerisinde Beşiktaş, Bursaspor ve Gaziantepspor kulüplerimiz bu kriterleri yerine getiremedikleri için UEFA’danfarklı boyutlarda ceza aldılar ve bu cezalar her geçen sene daha ağır ve kapsamlı olarak uygulanmaya devam edecek. Yumurta kapıya dayanmadan kulüplerimizin (UEFA yarışmalarına gitmeyecek olsalar dahi) kurumsal yönetim anlayışlarını ve dolayısıyla kulübün sportif başarısını sağlayabilmek adına UEFA Kriterleri’ni incelemeleri ve uygulamaya geçirmelerinde fayda var. Yoksa UEFA ceza yağdırmaya başladıktan sonra önlem almaya karar vermek fayda etmeyecektir.

* Licensed to Thrill Raporu, UEFA 2013-2014Sezonu

(Bu yazı Khas Panorama Dergisi'nin 13. sayısında yayınlanmıştır.)

14 Ocak 2014 Salı

Futbolun ve Taraftarlığın Paralel Dönüşümü: İngiltere Örneği


Geçtiğimiz otuz yılda futbol hızlı bir değişim içerisine girdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Internet kullanımının kitlelere yayılması ile hızla küreselleşen dünya ekonomisinden futbol da nasibini aldı. Bir spor olarak rakibini sahada yenmek odaklı oynanan bu oyun, küresel bir marka olmaya çalışan spor kulüplerinin ekonomik değer anlamında yarışına dönüştü. Bu dönüşüm sürecinde tabii ki taraftarlar da değişen yapı içerisinde öğütülmek durumunda kaldı. İngiliz futbolunun son otuz yılda yaşadığı değişim, futbolun ve taraftarlığın yaşadığı dönüşümü gözler önüne seriyor.

1980’lerde İngiltere hükümeti ciddi bir problem ile karşı karşıyaydı. Kitleleri peşinden koşturan ‘futbol’ isimli oyun aynı zamanda bu kitlelerin takım aidiyetleri üzerinden şiddete yönelmelerine de neden oluyordu. ‘Holiganizm’ ismi verilen bu akım, yerel rekabeti hem saha içinde hem de saha dışında had saffaya yükseltmiş, artık sadece futbol ailesinin bir problemi olmanın ötesinde toplumsal bir probleme dönüştürmüştü. Politikacılar tüm futbol taraftarlarını holigan olarak görmekte ve çoğunluğunu işçi kesiminin oluşturduğu bu ‘toplumsal hareket’in önüne geçmeye çalışmaktaydılar. 1986’daki Heysel faciasının yaraları henüz sarılmadan 1989’da yaşanan ve 96 Liverpool taraftarının ölümüyle sonuçlanan Hillsborough Faciası, Thatcher Hükümeti’nin ekmeğine yağ sürmüş ve holiganizm karşıtı hareket başlamıştı.

1990’lara geldiğimizde futbolda endüstriyelleşme akımıyla beraber regülatif ve organizasyonel önlemlerin arttığı göze çarpıyordu. Hillsborough’un hemen ardından Lord Taylor başkanlığında toplanan panel, ‘Taylor Raporu’nu açıklıyor ve her ne kadar yaşanan olayda tüm suç holiganlarda görünmese bile İngiliz futbolunun hem taraftarlar bakımından hem de idari olarak ciddi bir yapılanmaya ihtiyacı olduğu gözler önüne seriliyordu. Taylor Raporu, İngiltere çapında stadyumların eskiliğini ortaya çıkarmış ve bu stadyumlardaki güvenlik zâfiyetlerinin giderilmesi gerektiğini vurgulayacaktı.

1992’de Premier Lig’in kurulması ile stadyumların yenilenmesi kaçınılmaz hale geldi. Ancak bu yenilenme ile artan bilet fiyatları yüzünden stadyumlara giden taraftar profili de yenilenecekti. Dar gelirli işçi sınıfı artık stadyumların dışında kalmıştı. Holigan damgası yemiş kesimler büyük ölçüde maçları televizyondan takip etmekte, orta ve orta-üst ekonomik sınıftan olan aileler ise maçları stadyumlardan takip etmeye başlıyorlardı.

2000’lere gelindiğinde ise yabancı sermayenin de futbola girişiyle uluslararası pazarda pay kapma yarışına giren ve yerel taraftarlarının taleplerini iyiden iyiye unutan, ‘küresel marka’ haline gelmiş futbol takımları ortaya çıkacaktı. Artık stadyum gelirlerini değil lisanslı ürün satışından ve uluslararası medya hakları satışından gelen gelirleri öncelikli tutan takımlar, elit düzeyde rekabet edebilir hale gelmişlerdi. İngiliz taraftarlar da bu dönüşümden nasibini almış, neredeyse orta gelir grubundaki aileler bile maçlara gidemez olmuştu. Futbol iyice üst gelir grubuna hitap eden bir ‘eğlence’ye dönüşüyordu.

Bu durdurulamaz değişim her ne kadar alt lig seviyesinde elit ligler kadar hızlı olmasa da, ligler arasındaki ekonomik uçurum giderek genişliyordu. Alt lig kulüplerinin çoğu rekabet edebilmek adına iflasın eşiğine gelmiş, sportif başarıya ulaşamayanların da kepenk indirmemek için iki ihtimali kalmıştı: Yabancı sermayenin sahipliğini kabul etme ya da küçülmeye giderek hedeflerinden vazgeçme. İşte bu noktada, futbolun gerçek sahibi olan taraftarlar toplumsal güçlerininin farkına vardılar ve İngiliz hükümetinin de desteğiyle takımlarını kurtarmak üzere harekete geçtiler.

Yirmi yıllık aranın ardından 1997 yılında Tony Blair liderliğinde seçimleri kazanan İşçi Partisi (Labour Party), ‘Yeni Emek’ akımı ile işçi sınıfının haklarını koruyan bir politika izliyordu. Her ne kadar işçi sınıfı stadyumlarda eskisi kadar fazla boy gösteremese de, futbolun hala en sıkı takipçisiydi ve yerel takımlarının küresel marka haline gelmiş elit kulüpler karşısında eriyip gitmelerine engel olmak niyetindeydi. Ancak bireysel olarak bu ekonomik büyüme ile başa çıkmaları mümkün değildi. Bu noktada devreye giren taraftar vakıfları (Supporters’ Trusts) destekledikleri kulüplerin hisselerini satın almaya ve bu kulüplerde söz sahibi olmaya başladılar. Başlarda taraftarların kulüp yönetimlerinde söz hakkı olmasının doğru olmadığını düşünen kulüp yöneticileri muhalefet etseler de, Blair Hükümeti’nin maddi ve manevi desteğini arkasına alan bu taraftar grupları İngiltere’de özellikle alt liglerdeki kulüp yönetim anlayışlarını baştan aşağıya değiştireceklerdi. 2000 yılında kurulan ‘Taraftar Yönetimi’ (Supporters Direct) oluşumu ile hükümetten ve çeşitli sportif organizasyonlardan fon ve eğitim desteği alan taraftar grupları, iflasın eşiğine gelmiş kulüplerinin yok olmalarını engellemiş, hatta rekabet edecek konuma getirmişlerdi.

Yabancı sermaye veya bireysel yatırımlara ihtiyaç duymadan kollektif bilinç yöntemiyle işleyen bu süreç, henüz üst liglerde rekabeti devam ettirebilecek düzeydeki finansal ihtiyacı karşılayabilecek durumda değil. Ancak içinde bulunduğumuz sezonda Premier Lig’de bulunan Swansea futbol takımı, bu oluşumların doğru yönetildiği ve zaman verildiği takdirde elit düzeyde de başarılı olabileceğinin sinyallerini veriyor.

İngiltere’deki liberal ekonomik yapı ve kulüplerin şirket yapılanmasıyla oluşturulmuş olması bu sistemin yürümesi için ek faydalar getirse de, Türkiye gibi dernek statüsünde bulunan, hükümetten ve özel yatırımlardan maddi destek alan ülkelerde de bu tip oluşumlar başarılı olabilir. Sistemin temelinde, taraftarların kollektif bir bütünlük halinde kulüplerini desteklemeleri ve kulüplerin de bu destek karşısında taraftarlarına kulüp yönetiminde inisiyatif/söz hakkı vermeleri yatmakta. Karşılıklı iletişimin olmadığı, rant ilişkilerinin aidiyet ilişkilerinin önüne geçtiği bir yapıda tabii ki bu sistem yürümeyecektir. Ancak hiçbir rant ilişkisinden de uzun vadeli başarı çıktığı görülmemiştir.

Kulüpler ve taraftarlar olarak artık bir seçim yapmalıyız. Yalnızca bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda takımın at koşturduğu ve yerel takımların zamanla yok olacağı bir futbol mu istiyoruz, yoksa rekabet dengesi oturmuş, sahaya çıkıldığında iyi oynayanın kazandığı, izlerken zevk aldığımız, uluslararası alanda başarıların gelmeye başladığı ve bir parçası olmak için çaba sarf edeceğimiz bir futbol mu?

Kaynakça
Lord Taylor Report. (1990). HMSO, London
Nash, R. (2000), The Sociology of English Football in the 1990s: Fandom, Business and Future Research. Football Studies, 3(1), 49-62.

Spor Çalışmaları Merkezi Haber Bülteni, Sayı:2 (Ocak 2013)