Sayfalar

Montreal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Montreal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2013 Çarşamba

İstanbul'un Düşüdür Olimpiyatlara Ev Sahipliği Yapmak



Türk spor tarihinin en önemli dönüm noktalarından biriydi 7 Eylül 2013 Cumartesi günü. Ya da dönüm noktası olmaya adaydı diyelim. Ne de olsa bu viraj (gene) dönülemedi ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (IOC) yaptığı oylamada Tokyo (Japonya) şehri 2020 Yaz Olimpiyat Oyunları’nı düzenlemeye hak kazandı. İstanbul da son altı adaylık sürecinin beşinde aday olup kazanamayarak bu alanda bir rekorun sahibi olmuş oldu.


Seçim öncesi ve seçim sonrasında uzun uzadıya konuşuldu bu süreç. Ne yapılmalıydı, neler doğru yapıldı, neler yanlış yapıldı, neden aday olduk, neden kazanamadık gibi birçok soru soruldu ve yanıtlanmaya çalışıldı. Tabii ki sporun küresel anlamda en büyük organizasyonu olan Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapma hakkını kazanamamayı  yalnızca birkaç nedene indirgemek söz konusu olamaz. Aslında “Neden kazanamadık?” sorusu kadar ‘Kazanamayarak hangi fırsatları kaçırdık?’ sorusunu da tartışmak bir o kadar önemli

Neleri Kaçırdık?


Olimpiyat Oyunları 1896 yapıldığında 14 ayrı ülkeden gelen 241 sporcunun 43 ayrı disiplinde yarıştığı[1] bir organizasyonken, Londra 2012’de bu rakam 204 ayrı ülkeden gelen ve 39 disiplinde yarışan 10,500 sporcuya[2] çıkacaktı. Arada geçen 100 yıldan fazla sürede Oyunlar’ın sadece ‘oyun’ olmaktan çıktığını ve küresel rekabette bir güç gösterisi haline geldiğini rahatça söyleyebiliriz. 204 ülkenin bir araya gelip en iyiyi seçmek için mücadele ettiği, kazanan ülke ve sporcuların da (en azından dört yıl için) alanında dünyanın en iyisi olduğunu kanıtladığı başka bir organizasyon olmadığı âşikar. Dolayısıyla bu çapta bir organizasyona sadece sporcu gönderedek katılmanın yanı sıra ev sahipliği yapmanın getireceği küresel anlamda tanıtım imkanı parayla satın alınamayacak kadar değerli.

Ev sahipliğinin bir başka getirisi ise sporcuların alışkın oldukları tesislerde, seyirci desteği ile yarışacak olmalarının getireceği ekstra motivasyon ve özgüven ile daha başarılı bir Olimpiyat geçirme ihtimallerinin daha fazla olmasıdır. Özellikle Türkiye örneğinde bakarsak, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası bu açıdan iyi bir örnek teşkil etmekte. Her ne kadar başarılı bir jenerasyona sahip olduğumuz bir gerçek olsa da istikrarsız sonuçların ardından gelen Dünya ikinciliği, ev sahibi avantajı ve seyirci desteğinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Bir diğer kaçan fırsat ise Olimpiyatların kazanılmasıyla yapılması planlanan tesis yatırımının büyük bir kısmının gerçeğe dönüşmeyeceği. Aslında bu konu adaylık sürecimizin de en zayıf halkalarından birini oluşturuyor. 2020 Oyunları için rakiplerimiz olan Madrid ve Tokyo’nun büyük oranda hazır veya yalnızca renovasyon isteyen tesislerini bir avantaj olarak sunmalarına karşılık, İstanbul ancak inşaat projeleri ve ‘hükümetten destek sözü’ vererek bu açığını kapatmaya çalıştı. Tabii, her tamamlanmamış proje risk demek ve risk kelimesi IOC üyelerinin en çok korktuğu kelimelerin başında geliyor.

Bu noktada aslında henüz kaçan bir fırsat yok. Yalnızca bir niyet göstergesi var ki, bu durum İstanbul’un gelecekteki adaylık süreçleri açısından çok önemli bir yer arz ediyor. Tesisleşme konusunda IOC’ye iki mesajdan birini verebiliriz. Ya adaylık sürecinde öne sürülen projelerin ve hükümet desteğinin ev sahipliği kaybedildiği için devam ettirilmeyeceğini söyleyip tesisleşmeye gitmeyiz ve bir sonraki adaylığımızda aynı projeleri ısıtıp masaya koyarız ya da bu sürecin olimpiyat adaylığının bir parçası olmasının yanı sıra ülke sporunun geleceği için atılan bir adım olduğunu ve bu projelerin her türlü destek ile devam ettirileceği mesajını verebiliriz. Haliyle ikinci mesaj İstanbul’un önümüzdeki yıllardaki adaylık süreçleri açısından içinde bulunduğumuz dezavantajlı durumu büyük bir avantaja çevirecektir. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın 2012 yılında hazırladığı ve 27 Ocak 2013 tarihinde resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren Ulusal Gençlik ve Spor Politikası Belgesi bu konuda olumlu sinyaller veriyor. Ancak bu belgedeki hedefler fazlasıyla geniş koyulmuş durumda ve spor politikası anlamında daha somut adımlara ihtiyaç olacaktır[3].

Spor Mirası


Tesisleşmenin yanı sıra adaylık sürecimizin en zayıf halkalarından bir diğeri olan ‘spor mirası bırakma’ aslında IOC’nin açıkca söylenmese de en çok önem verdiği değerlerden biri. Her ne kadar IOC’nin sadece bir spor organizasyonu olmaktan çıkıp ekonomik ve politik değerleri de içinde barındıran bir kurum olduğunu kabul etsek de, bu yarışmaların her dört yılda bir düzenlenmesi bir gelenek olarak görülüyor ve ev sahipliği yapacak şehirlerin de bu geleneğe sahip çıkması gerekiyor. ‘Olimpik Bildirge’ (Olympic Charter) ismiyle IOC’nin tüm ülkelere gönderdiği dokümanın ilk bölümde ‘Olimpik Hareket’ (Olympic Movement) başlığı adı altında bu değerler açık bir şekilde yazılı[4].

İstanbul’un adaylık dosyasındaki Miras (Legacy) kısmının daha kuvvetli hazırlanmış olması belki tek başına bize adaylığı kazandırmayacaktı ancak daha fazla oy almamıza ve ilerideki adaylıklar için daha sağlam temellere sahip olmamıza neden olurdu. Miras konusuna tesis yönünden bir örnek vermek gerekirse, sadece açılış ve kapanış seramonilerini yapmak ve Oyunlar bittikten sonra bir kısmının sökülerek kapasite indirimine gidilecek olan ‘Boğaziçi Stadyumu’ projesi, olimpik bir miras bırakmaktan ziyade adaylığı kazanmak için atılmış bir adım gibi gözüküyor. Bu ve bunun gibi projeler ne yazık ki kalıcı çözümler  yerine kısa dönemde kazanç (adaylığın kazanılması) sağlayıp geleceğe yatırım düşünülmeden yapılmış ve IOC’nin ‘sportif miras’ ilkesine ters düşen projeler. Önümüzdeki adaylık süreçlerinde dosya hazırlanırken bu tip fikirleri tekrar değerlendirmekte fayda var. 

Ekonomik Fırsatlar


Olimpiyat Oyunları’nın hem akademik alanda hem de pratikte en çok tartışılan konularından biri ise Oyunlar’a ev sahipliği yapmanın bir şehir ve ülke için ekonomik bir fırsat mı yoksa bir yük mü olduğu. Bu tartışmanın kesin bir cevabı henüz verilebilmiş değil. Ancak bir gerçek var ki ev sahipliği yapma konusunda her geçen yıl giderek azalan sayıda şehir aday oluyor. Her yapılan olimpiyatın bütçesi bir öncekinden fazla ve giderek yükselen bu rakam, zaten gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler dışındaki ülkeleri otomatik olarak bu listenin dışında bırakmakta. Artık milyar dolar seviyesine gelmiş devlet destekli büyük ihaleler haline dönüşmüş adaylık süreçleri eğer çok iyi yönetilmezse yıllarca sürecek büyük ekonomik buhranlara neden olabiliyor (Ör: Montreal 76 ve Atina 2004). 


Oyunlar ev sahibi şehirleri böyle bir finansal yük altına soksa da, hem yukarıda bahsettiğimiz tesisleşme konusunda büyük hacimli yatırımlar, hem de Oyunlar süresince ülkeye gelecek turistlerin canlandıracağı lokal ekonomi anlamında birçok fırsatı içinde barındırıyor.

Tesis konusundan yukarıda bahsettik. Olimpiyatların lokal bazda ekonomiyi canlandırması hususu da aslında akademik alanda uzun süredir tartışılan başlıklardan bir diğeri. Artan turist sayısı elbette otel ve restorant işletmecilerini ve turizme yönelik çalışan diğer işletmeleri memnun edecektir. Visa şirketinin 2011 yılında yaptığı bir araştırmaya[5] göre, yedi haftalık Londra 2012 Olimpiyat Oyunları sırasında Londra’da £750 milyon değerinde harcamanın yapılacağı ve bu rakamın £709 milyonunun yabancı turistlerden geleceği ifade ediliyor. Aynı araştırmaya göre eğer olimpiyatlar olmasaydı bu rakam %18 daha az olacaktı. Dolayısıyla sadece Olimpiyat’ın getirisi £41 milyon olarak görünüyor.

Bir başka araştırmada[6] ise, Mark Perryman bu iddiaların tam aksi yönünde gerekçeler sunuyor ve Oyunlar’ın yalnızca IOC’nin çıkarlarına göre düzenlenebileceğini, ev sahibi şehrin ne ekonomik olarak ne de başka türlü ihtiyaçlarını karşılamayacağını iddia ediyor.

Sonuç


İstanbul şehri 1992 yılından beri Olimpiyatlar’a ev sahipliği yapmak için adaylığını koyuyor ve kazanana kadar da bu süreci devam ettirmelidir. Büyüyen bir ekonomiye ve ciddi bir genç nüfusa sahip olan Türkiye, IOC için her zaman güçlü bir aday aslında. Eğer önceki süreçlerde yapılan hatalardan ders çıkarılır ve kısa vadeli adaylık sürecinin kazanılması hedefi yerine uzun vadeli spor mirasının oluşturulması hedef alınarak İstanbul hazırlanırsa, IOC de Olimpiyatlar’ı Türkiye’ye vermek zorunda kalacaktır. Önemli olan, niyetimizin yalnızca bu organizasyonu yapmak değil, IOC Bildirgesi’nde de yazdığı gibi, insanlığın gelişimi ve barış içinde bir yaşam sürdürülebilmesi için sporu kullandığımızı gösterebilmemiz olacaktır.
               

12 Mart 2013 Salı

Winning the 2020 Olympics: Miracle or Financial Burden?



In 1992, Istanbul was one of the candidate cities to hold the 2000 Olympic Games along with Berlin, Manchester, Beijing and the eventual winner Sydney. That nomination was only the beginning of a long journey for Istanbul. During the last 21 years, Istanbul has been the candidate city for 2004, 2008, 2012 and lastly 2020 Games. First four nominations were failures but the city have learnt a lot about the process during these years. For 2020, Istanbul seems to be the favorite candidate if we consider the long nomination history and the the fact that Tokyo and Madrid had been given the right to host the Games before. Of course there are many factors to be considered, but these two can be considered as the prominent ones.

The important question here is that if Istanbul wins the 2020 Olympics, is it going to be the sign of a bright future for the Turkish sport, or is it going to be a short-term excitement and long-term financial burden for the city? The answer to this question depends on the strategic management decisions to be given by the Istanbul Olympic Games Organizing Committee and the Municipality of Istanbul.

We can divide this analysis into three parts: Organizational, Financial and Cultural Expectations.
From an organizational point of view, the organizing committee has a huge role. Istanbul has a 12 million population and the major problems will be the logistical difficulties concerning tight schedules of the various competitions. Although there has been major sports tournaments organized in Istanbul recently (i.e. 2010 World Basketball Championship, 2012 World Swimming Championship (25m) and so on), none of them were multi-sport or multi-venue events. Therefore it was relatively easy to organize an event under one facility. On the other hand, Olympic Games will be a multi-sport event with simultaneous  competitions going on all around the city. It is going to be a major challenge.

From a financial point of view, we can see that there are many examples of Olympics that have caused heavy financial burdens for the city it was held in. The worst example in my knowledge is the Montreal 1976 Games which had created hundreds of millions of dollars debt to be paid by the municipality government over a course of 30 years after the games have finished. Also on the other hand there is the 1984 Los Angeles Olympic Games which was known to be the first Olympic Games that was organized totally by the support of private companies, therefore creating almost no burden on the city government. Istanbul has to choose wisely how to deal with the financial burden of the highly demanding Olympic Games and form a thorough strategic plan accordingly.

From a cultural point of view, the biggest challenge for Istanbul will definitely be to attract the citizens to follow the games live at the stadiums/arenas/courts etc. The major problem with the Turkish audience will be to create an interest to watch 'non-football' games. Unfortunately, Turkey is a pro-football country and even the government does not give enough emphasis on other sports. Only football is accepted legally as a professional sport and only the football federation has a separate law of establishment in order to make it fully autonomous. The rest of the sports have individual autonomous federations but they are all governed under one umbrella: The Sports Directorate General under the Youth and Sports Ministry.

The major challenge of organizing the 2020 Games will be how to create a sporting legacy for the future generations. If we are to forget the Olympics when the 2020/21 football season starts, then all the effort put together by thousands of people since the first nomination in 1992, will be for nothing. Of course hosting the Olympic Games will be a priceless marketing opportunity for the city and for the country, but it should be a secondary reason behind the sporting legacy it will leave for the people of Turkey. The best example of this legacy creation can be seen at the city of Barcelona. After hosting the 1992 Olympics, Barcelona has become one of the best sporting cities around Europe and also one of the best touristic locations because of the publicity the Olympics has brought. Not only Barcelona, but whole Spain has taken advantage of this opportunity and prospered as a sports nation. Currently Spain is considered as one of the most successful sporting countries of Europe for the last 20 years in general.

Istanbul has the potential to host one of the most successful Olympics ever held in the history of the Games. It is a bridge between the West and the East and although football is the most followed sport in Turkey, people are open to engage with different sports if the right opportunity is given to them. It is hard to create a sporting culture in 7 years, but if the Olympic Games are given to Istanbul, that may be the spark we need to prosper as a fully sporting country.

Published at www.globalsportsjobs.com on 27 February 2013. 

13 Temmuz 2012 Cuma

2020 İstanbul Olimpiyat Oyunları: Gurur ve Endişe






Bu yaz Modern Olimpiyat Oyunları’nın otuzuncusu Londra’da düzenleniyor. Fransız Pierre de Coubertin’in öncülüğünde ilki 1896’da gerçekleştirilen Olimpiyat Oyunları aslında binlerce yıl eskiye dayanan bir geleneğin günümüze yansımış hali. Günümüzdeki oyunların atası olan ve ‘Antik Olimpiyat’ olarak adlandırılan bu oyunlar, kesin kanıtlara dayanmasa da milattan önce 9. yüzyıl civarlarına kadar tarihlenmiş durumda.

21. yüzyıla geldiğimizde ise Olimpiyat Oyunları’nın binlerce yıllık geçmişindeki misyonundan biraz uzaklaşmış olduğunu görüyoruz. Her ne kadar Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) düzenlenen her Olimpiyat’ı ‘Olimpik Ruh’ çerçevesinde korumaya çalışsa da, küresel anlamda ilgi çeken bu etkinlik, televizyon yayını ve internet sayesinde milyonların canlı olarak takip ettiği ve bütçesinin milyar dolarlar seviyesine geldiği dünya çapındaki en büyük spor organizasyonu haline gelmiş durumda.

İstanbul 2020 Oyunları için aday

Modern oyunların başladığı 19. yüzyılın sonundan bu yana olmasa da Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin (TMOK) kurulduğu 1908 yılından itibaren birçok sporcumuz bu oyunlara katılmış ve çeşitli başarılar elde etmiştir.

Olimpiyat Oyunları’nın Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise aslında yoğun olarak son 25 yıla yayılmış durumda. 1990’ların sonunda ilk defa 2000 Olimpiyat Oyunları için adaylığını koyan İstanbul bu adaylıkta istediğini bulamamış ve 2000 Olimpiyat Oyunları Avusturalya’nın Sidney şehrine verilmişti.

2000 yılı için yapılan bu adaylık başvurusu İstanbul için bir ilkti ve uzun yıllar yapılacak 'başvuru serisi'nin de başlangıcı olacaktı. 2004, 2008 ve 2012 Olimpiyat Oyunları için yapılan başvurularda sırasıyla Atina, Bejing ve Londra’ya karşı yarışı kaybeden İstanbul ve TMOK, artık ciddi bir strateji belirlemeye karar vermiş ve bu minvalde 2016 Olimpiyat Oyunları için aday olmamıştı. Böylece 2020 Oyunları için daha iyi hazırlanabilecek ve beşinci defa yapacağı bu başvuruda mutlu sona ulaşabilecekti.

İstanbul, Temmuz 2011’de verilen dosya ile aday kent olabilmek için IOC'ye başvurusunu yaptı. Ocak 2013’te ise son adaylık dosyası IOC’ye teslim edilecek ve 2020 Olimpiyat Oyunları’nın ev sahibi ülke 7 Eylül 2013’te gerçekleştirilecek 125. IOC Genel Kurul’unda açıklanacak.

Olimpiyatların Organizasyonu: Rüya mı, kabus mu?

Modern Olimpiyat Oyunları’nın tarihine ve her oyunun ardından yayınlanan detaylı raporlara baktığımızda bir Olimpiyat’ı düzenlemenin evsahibi şehire katkı mı sağlayacağını yoksa o şehri ekonomik bir uçuruma mı sürükleyeceğini önceden kestirmek zor. İstanbul’un adaylığı Türk sporu için paha biçilemez derecede önemli olsa da, eğer düzgün planlama yapılmazsa önümüzdeki on yıllar boyunca ülke ekonomisini zorlayacak borç batağına neden olunabilir.
Geride kalan 30 Olimpiyat’ı (Yaz Olimpiyat Oyunları) incelediğimizde birbirine yıl olarak çok yakın iki Olimpiyat’ın bu konuda iki zıt örnek teşkil etmekte olduğunu görebiliriz. Oyunlar tarihinin en çok zarar eden etkinliği olan 1976 Montreal (Kanada) Olimpiyat Oyunları ile en çok kâr eden etkinliği olan 1984 Los Angeles (Amerika Birleşik Devletleri) Olimpiyat Oyunları.

Dünyanın en kapsamlı spor organizasyonunu düzenlemek için öncelikle yapılması gereken, Oyunlar’ın ev sahipliği kazanıldıktan sonra mümkün olan en kısa sürede stratejik planlamanın yapılması ve ardından finansal bütçenin oluşturulması olacaktır. Montreal Olimpiyat Oyunları Organizasyon Komitesi’nin (COJO) en büyük hatası ise daha en başında, yani planlama aşamasındaydı. COJO’nun hatası, 1970’te kazandığı ev sahipliğinin ancak üç sene sonrasında, yani 1973 yılında ilgili yasayı bölgesel hükümetten geçirmeyi başarabilmesi ve organizasyon çalışmalarına Oyunlar’a sadece üç yıl kala başlayabilmesiydi.

Tarihin ekonomik anlamda en kötü yönetilmiş Olimpiyat’ı olarak kabul edilen Montreal 1976’nın yaptığı ikinci büyük hata ise daha önce düzenlenen Olimpiyatlarda da aynısının yaşanmasına rağmen organizasyonun getireceği mali yükün büyük bir kısmının şehre yüklenmiş olması ve her zaman olduğu gibi hesaplanan gelir rakamlarına ulaşamayınca da, bu borcun Oyunlar’ın bitmesinin ardından on yıllarca ödenmek zorunda kalınmasıdır. Yani COJO, daha önceki Olimpiyatlardan ders çıkaracağına aynı yöntemi izlemiş, yerel ve bölgesel hükümetin bürokratik çıkmazları yüzünden de sadece 3 sene içerisinde bütün etkinliği planlamak zorunda kalmıştı. Sonuç ise en başta belirttiğimiz gibi hüsran oldu. 


Los Angeles 1984: Ekonomik Mucize

1976’da Montreal’de yaşanan facianın yankıları 80’lere gelindiğinde Olimpik camiada hala sürmekteydi. Finansal ve idari anlamda yetersiz kalan bu organizasyon, bundan sonra aday olacak şehirler için aslında çok iyi bir örnek teşkil ediyordu. Montreal’den çıkarılacak ders, Olimpiyatların sadece devlet desteğine güvenerek planlanamayacağı ve bu planlama aşamasının mümkün olan en kısa sürede başlaması gerektiğiydi.

İşte bu iki derse çok iyi çalışacak olan Los Angeles Olimpiyat Oyunları Düzenleme Komitesi (LAOOC) özellikle kendilerinden önce düzenlenen üç Olimpiyat’ı çok iyi analiz etmişti: Münih ‘72, Montreal ‘76 ve Moskova ‘80. Münih ve Moskova’da düzenlenen oyunlar, Olimpiyatların organizasyon yönünden çok politik yönleriyle ses getiren etkinlikler olmuştu. Münih’te Yahudi sporculara karşı düzenlenen saldırı ve Moskova’da Sovyet Rusya hükümetine protesto amaçlı olarak yapılan tarihin en büyük Olimpiyat protestosu nedeniyle bu iki organizasyonun sportif yönü ikinci planda kalıyordu.

LAOOC’nin organizasyon planlaması büyük oranda Montreal’den çıkarılan derslere dayanacaktı. Amerikan Olimpiyat Komitesi’nin o dönemki başkanı Peter Ueberroth’a göre çok iyi bir idari ve finansal planlama ile hiç devlet desteği olmadan da bir Olimpiyat düzenlenebilir ve finansal bir krize neden olmadan gelecek nesillere olumlu bir miras bırakılabilirdi. Time dergisinin ‘1984 Yılın Adamı’ ödülüne layık göreceği Ueberroth, bu stratejisiyle daha sonra düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’nın da kaderini değiştirecekti.

Los Angeles 1979 yılında Oyunlar’ın ev sahipliğini kazanır kazanmaz, LAOOC özel bir firma ile anlaşıp finansal bir plan hazırlattı. Bu plana göre LAOOC’nin finansal stratejisi iki ana temel üzerine oturtulacaktı. Birincisi, erkenden sponsorluk anlaşmalarının yapılması ve sponsor olan firmanın yapacağı ödemenin büyük bir bölümünü hemen ödemesiydi. İkincisi ise Oyunlar’ın yayın ihalesine katılacak medya kuruluşlarının depozito olarak (kazanamayanlara geri ödenecek şekilde) 500.000$’lık ödeme yapmalarının istenmesiydi. Böylece 5 yayıncı kuruluş ihaleye gireceğini bildirdi ve buradan 2.500.000$’lık bir kaynak oluşturulmuş oldu.

Sponsorlardan da alınan ödemeleri bu miktara ekleyen LAOOC müthiş bir başlangıç gelirine sahip olmuştu. Toplanan bu fon da hemen yüksek bir faiz oranı ile yatırım olarak kullanıldı. Bu yatırımdan gelecek düzenli faiz geliri LAOOC’nin organizasyonu için büyük bir hareket imkanı sağlayacaktı. Bu modeli ilk defa kullanan Los Angeles, tüm dünyaya devletin mali desteği olmadan bu çapta bir organizasyonun nasıl yönetilebileceğini de göstermiş oldu.

Los Angeles ve Montreal’in bu kadar zıt sonuçlar doğrumasındaki tek neden planlama ve mali politikalar değil ebette. Los Angeles’ta hali hazırda bulunan tesislerin Montreal’dekinden katbekat fazla sayıda olması ve Amerika’nın özellikle Yaz Olimpiyat Oyunları’nda Kanada’ya göre daha fazla sporcuya ve daha geniş bir kültürel altyapıya sahip olması da bu konuda hiç şüphesiz büyük etken. Ancak bu nedenler bile Montreal’in ortaya çıkardığı 1 milyar dolarlık zararı ve Los Angeles’ın 250 milyon dolarlık kârını açıklamaya yetmeyecektir.

İstanbul Olimpiyat Oyunları’nı düzenlemeye hazır mı?

Bu iki uç örneği inceledikten sonra bir Olimpiyat organizasyonunu düzenlemenin ne kadar ciddi finanasal planlama ve öngörü istediğini görmüş olduk. Adaylık süreci açık olan son altı Olimpiyat’ın beşine aday olmuş ve dördünden başarısızlıkla ayrılmış bir şehir olarak İstanbul’un her şeye rağmen paha biçilemez bir avantajı var: Bu süreçte kazanan ve kaybeden şehirlerin stratejilerini inceleme ve buna göre hazırlanma imkanı. Ayrıca 2020 için başvuran diğer adaylara baktığımızda (Bakü, Madrid, Doha ve Tokyo) İstanbul’un bu sefer belki de hiç olmadığı kadar kazanmaya yakın olduğunu görüyoruz.

Olimpiyat Oyunları’nın ülkemizde düzenlenmesi Türk spor tarihinin doruk noktası olacaktır. Son yıllarda büyük sportif organizasyonları başarıyla düzenlesek de, Olimpiyat Oyunları için seçeceğimiz stratejiyi çok iyi belirlememiz gerekiyor. Tercih edeceğimiz yol, bizi yıllarca gururlandıracak ‘Los Angeles’ mucizesi gibi de olabilir, önümüzdeki yıllara endişe ile bakacağımız bir ‘Montreal’ faciasına da dönüşebilir.